Salı sabahı bir işgüzarlık edip pazara gitmek istedim. Taze ıspanak, sulu portakal çekti canım. Usuldan yürürüm, pazarcılar ile yarenlik ederim diye düşündüm. Konuşmak istiyor insan, birilerini dinlemek, hatta dokunmak istiyor; bir meyveye, belki paraya. Çünkü alışkanlık…
Henüz Kalaycı yokuşuna gelmeden, nefesimin yetmediğini, esen rüzgârın terlemiş sırtıma soğuk bir el gibi indiğini hissettim. Enseme vuran ağrıyı ciddiye almak istemesem de, yolu tamamlayamayacağımı anladım. Kurukahveci Nedim’in oraya kadar varıp soluklanayım da, bana bir taksi çağırsın diye düşünmeme kalmadı, dudağımdan çeneme doğru bir sıcaklık hissettim. İki kadının koluma girdiğini anımsıyorum, gerisi yok. Gözümü açtığımda, tanımadığım bir dükkânda sağlık ekipleri beni sedyeye yatırıyordu. Tansiyonum yükselmiş. Birkaç saat müşahede altında kaldım, ambulansla eve bıraktı çocuklar. Telefonumdan numarasını bulup, kızımı aramışlar. Lüzumsuzluk işte!
Kızım, kilometrelerce uzaktan ne yapabilir ki? Eli ermez, gücü yetmez. Çok öfkelenmiş sadece.
‘’Bir de seninle uğraşmak zorunda kalmayayım anne, ben senin haftalık alışverişini internetten yapıp evine göndermiyor muyum? Ne ıspanağı, ne portakalı! Hem şekerin yükseliyor bilmiyor musun? Ben bile yemiyorum portakal, senin neyine gerek?’’ dedi.
Bir de seninle uğraşmak zorunda kalmayayım anne! Bu cümlede ne çok anlam var, bir bilsen kızım. Yorgunsun belli, omuzlarına fazla geliyor yükün. Kızgınsın! Öfken boyunu aşıyor. Telaşlısın, olmak istediğin kadından uzak, geçip gidiyor yılların. Ve en önemlisi, bana değil aslında sitemin, kendinle kavgalısın. Tüm bunları nereden mi biliyorum? Ben de o yıllardan geçerken, yeni bir sorunla karşı karşıya kaldığım zaman ilk hissettiğim duygu, öfke olurdu. Yetişememek duygusu kadının en derin gamıdır be yavrum. En güzel seneler, pazar akşamı bitmek bilmeyen ütü sepetine sıkışıp kalır. Buzdolabının rafına damlayan yoğurt suyu gibi çöreklenir sol memenin tam üstüne. Çocukların başarılı olsun istersin, kocan bir tatlı söz söylesin istersin, kayınvaliden ne hamarat kadın desin istersin, yüzüm kırışmasın, kalçam büyümesin istersin, oyuncakları ayağına dolanmasın istersin en mühim olanı da birileri seni anlasın istersin. Ben seni anlıyorum kızım. Ömür dediğimiz şey hep yokuş yukarı, kolaylaşmıyor hiçbir şey. Bana sorarsan, hala senin için geç değil. Ama sormazsın, ben de anneme sormamıştım. Ve ben de annemin neden seksen yaşında baklava yediğini anlayamıyordum. Eğer babamla boşanmamış olsaydın, bu kadar yalnız kalmazdın dedin ya bana, bir tanem baban öleli beş yılı geçti! Onunla yollarımı ayırmamış olsaydım bile, hayatıma yine tek başıma devam edecektim demedim sana. Anlıyorum ki; zihnin öylesine meşgul ki, babanın bu hayatta olmadığını bile anımsamaktan uzaksın.
Baban beni hiç sevmedi kızım. Bunu sana hiç dillendirmemiş olmam, senin kalbine sevgisizlik tohumunu ekmemek içindi. Onun hep başka meşguliyetleri vardı ve de sevmek için başka başka şartları. Ben o şartları yerine getirmek için uzun bir süre canla başla mücadele ettim aslında, tıpkı şimdi senin çabaladığın gibi. Olmayacağını anladığım zaman, sana
e abine rağmen yoluma eşsiz devam etme kararı aldım. Benim çağım için hiç de kolay değildi tek başına bir kadın olmak. Ancak sevgisiz yaşamak, mutfak için alınacakla listesini başkasına havale etmekten çok daha zor, bunu bir zaman sonra sen de anlayacaksın. Benim terazim, o kadar boş vermişliği tartmadı, dilerim seninki de bir zaman sonra tartmasın.
Sen benim en hırçın, en yalnız, en karmaşık ve en sevgisiz yıllarımın bilinçsiz tanığısın. Ve bunu sana hiç söyleyemesem de, seni gönlümce sevemediğim için çok pişmanım. Şimdi ki aklım olsaydı, yemeğin yanına pilavda yapacağım diye telaşlandığım vakitleri size daha çok sarılmak için harcardım. Uyumadan önce büfenin tozunu alayım diye, biten kahvaltılıkları yerleştirip sabah hazır olsun diye, şu diye, bu diye tükettiğim zamanları sıcaklığınızı içime çekerek geçirirdim. Bilemedim. Çok zamanımız var sanmıştım, öyle değilmiş. Sana verebileceğim en büyük miras iyi bir kariyer diye düşündüğüm için kırdım kalbini, hırslı ve başarılı bir kadın olursan daha az incinirsin diye düşünürdüm o zaman. En büyük servet sevgi ve güvenmiş. Senin kimseye güvenmeyen, kırgın bakışlarını görünce anladım hatamı.
Ben senden çok daha şanslı bir çocuktum. Babam ve annem birbirlerini çok sevmişti. Kocaman avlusu olan bir taş evde büyüdüğümü sana birçok kez anlattım. Yaz akşamları ablamla birlikte avluyu yıkar, sofrayı oraya kurardık. Gün akşama dönerken, ısınmış taş zemine boca ettiğimiz suyla havaya karışan toz kokusunu nerede duysam, aklıma babamın gelişini beklediğimiz çokça çiçekli bahçemiz gelir aklıma. Annem babamın gelişi için aheste aheste hazırlanırken, biz salatayı ekmeği masaya taşırdık. Benim aksime annem ne telaşsız, ne sakin, ne huzurlu bir kadındı. Hiç yetişme gayreti olduğunu hatırlamadığım gibi, herhangi bir şeye de geç kalmazdı. Mutlu kadınlara has bir özellik olsa gerek. Hayat seyirleri sana bana göre daha huzur içinde geçiyor. Çok elbisesi yoktu annemin ama her akşam babam için süslenir, kokular sıkar, sanki uzun yoldan geliyor gibi karşılardı. Babam da eli kolu dolu, hasretle gelirdi evimize. Mutlaka sarılır ve halimizi sorardı her birimize. Aylığını aldığı gün, leblebi tozu ya da lokum alırdı, bence onlar hep ağız tadıydı, bir daha o lezzeti hiç bulamadım. Biz annemizle babamızın odasına hiç girmezdik ama uyumadan önce annemin söylediği şarkıları duyar, gülümseyerek dinler ve uykuya dalardık. Senin böyle hatıraların hiç olmadı, ne yazık. Bu sebepledir ki; evlilik denen şeyin tabiatını bilmiyor, mutsuzluğunun nedeni anlayamıyorsun. Benim senden farkım ise, babanın beni sevmediğinden hiç şüphe duymamış olmamdır. Üstün çabayla kalbini kazanma gayretine düşmedim diyemem ama gerçeği görmem de yıllarımı almadı.
İnsan çoğu zaman sadece inanmak istediğine ikna etmeye çalışıyor kendini. Zaman geçiyor, şartlar değişiyor hatta mekânlar değişiyor ama sen gayretinin netice vermediğini göremiyorsun. Çünkü bu tek taraflı bir çaba ile elde edebileceğin bir başarı değil. Çok çalışınca kazanacağın bir sınav, defalarca tekrarlayınca öğreneceğin bir pratik değil. Ben de yaşaya, yanıla öğrendim ki; olmayınca olmuyor. İlk zamanlar yeterince mükemmel olmadığım için sevgisiz kaldığımı sanmıştım. Mesela annem gibi bir kadın olmadığım için suçluluk ve eksiklik hissetmiştim. Bunca karışık duyguyla savaşırken, birini suçlamak istersin genellikle. Tıpkı ayak serçe parmağını orta sehpaya vurduğunda onun cansız bir nesne olmasına aldırmadan gelen küfür etme ve tekmeleme isteği gibi nafile bir uğraştır bu. Ben de suçladım zaman zaman. Hatta çocuklarımı bile. Ne büyük vicdansızlık değil mi? Sen de beni suçluyorsun bunu hissediyorum. Sana ve abine hatta kendi aileme karşı mutlaka ki hatalarım oldu. Bu söylediğime kulaklarım bile inanmasa bile babana karşı yanlışlarım da olmuştur. Bunlar için özür dilemeyeceğim. Çünkü isteyerek yapmadım ve değiştirebilme şansım yok. Sen de hatalar yapıyorsun. Beni, zaman zaman çocuklarını ve seni önemseyen herkesi derinden yaralıyorsun ama tıpkı benim gençliğimdeki gibi farkında değilsin, farkına vardığında ise çok geç olacak.
Sana kafamdan geçenleri söylemeyi çok isterdim ama asla cesaret edemem. Bu tarz konuşmaların sonunun nasıl bittiğini iyi biliyorum ve yüzüme karşı nefretini kusmana inan gücüm yok. Çiçeklerimi sularken, yemeğimi karıştırırken, örgümü örerken hep seninle konuşuyorum ve hemen her gün bunları geçiriyorum içimden. Kendini onarabilmen için bunları benden duymaya ihtiyacın olduğunu çok iyi biliyorum ama işte… Yazarım belki…Ben bu dünyadan göçüp gittikten sonra bulur okursun ve yaşadığın şeyin sana has olmadığını anlarsın. Keşke hala nefes alırken, sımsıkı sarılabilsek bir daha. Hani ikinci sınıfa başlayacağın yaz İskenderun’a gitmiştik, Neval Teyzenlere. Orada taşlıktan düşmüştün, izi hala sol bileğinde durur. Cam kırıkları kesmişti narin kolunu. O gün ağlayarak atlamıştın kucağıma. Saçlarını düzeltirken, bir dolabın kapağını açarken, bir rafa uzanırken o iz takılır gözüme. İçimden tekrar tekrar öpmek gelir bileğini ve o çocuk kolların hevesiyle bir kez daha sarılmak isterim sana, cesaret edemem. Bir sözünle incinmekten korkarım.
İnsan sona doğru yaklaşırken, portakalın en sulusundan bir dilim de olsa yemek istiyor kızım, kahvesini en köpüklüsünden ve bakır cezvede, gömleğini ütülü, manzarasını hep en güneş göreninden seçmeye çalışıyor. Vaktin bol olduğunu düşünecek zamanda değilim artık. Annemde böyle düşünmüş olacak ki, her hafta üç baklava yemek için pazarlık ederdi benimle. Ben kendimi affettim yavrum. Canımı acıtanları da öyle. Bir tek canını yaktığım kaldı, o da sensin. Bir gün sende kendinle barışmayı başarabilirsen, kucaklaşırız dilerim.
