Pimpirik Osman

 Mevsim geçişlerinde yaşadığım baş ağrılarını, üç beş senede bir ıhlamur ve reçetesiz de satılabilen soğuk algınlığı ilaçları ile atlatılabilen rahatsızlıklarımı saymazsak çok sağlıklı bir adam olduğumu söylemekten çekinmem. Sünnet olmak dışında hiçbir operasyon geçirmedim. Yaşımı hesaba katarsak, diş bile çektirmediğimi söylemekten gurur duyarım. Altı ayda bir genel kontrollerimi tüm detayları ile yaptırır, vitamin takviyelerimi alır, sağlıksız gıdaların önünde market raflarını gezerken bile geçmem. İşe yerimde mutlaka yedek atlet, kazak, çorap ve saç kurutma makinası bulundururum. Terlersem, yağmura yakalanırsam, üzerim ıslanırsa diye tedbiri elden bırakmam. İster yaz, ister kış olsun hiçbir mevsim de, banyo yaptıktan sonra dışarı çıkmam, mutlaka saçımı iyice kuruturum. Gece terlersem diye yastığımın altına yedek çamaşır koymayı ihmal etmem. Çarşı esnafı bana; pimpirikli Osman lakabını takalı yıllar oldu. Ama hiç gocunmam. Babadan kalma kumaş dükkânını otuz beş yıldır tek başıma işletirim, güneşli havada toz çıkmaz raflarımdan. Rahmetli annemden sonra evime tek insan evladı çağırmadım, hatta akrabalarla bile yavaş yavaş soğuttum arayı. Kimden ne mikrop geleceğini nereden bileceğim?

Anneciğim beni kırk yaşından sonra doğurmuş. ‘’Aman evladım, ben seni yirmi üç sene bekledim, dünya bir yana sen bir yana, sen herkesten daha kıymetlisin’’ derdi. Kıymetimin farkında olarak yaşadım ben de. Sonuçta menopoza girmesi beklenene bir kadının, yıllar sonra karşısına çıkan mucizeydim. Olmaz denen, ümit kesilen, uğrana kurbanlar adanan, yedi kapıdan yedi çocuk giydirilmesine sebeptim. Tabi ki kendi değerimi çok iyi bildim. Bu sebeple evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Dünyaya gelmesi bu kadar mucize birine ‘’ akşam gelirken soğan almayı unutma Osman, bir de akşam yemeğe annemler gelecek erken gel’’ gibi direktiflerle sıradanlaştırılmasına gönlüm razı gelemezdi. Hem temiz mi, sağlıklı mı, ailesinde bir hastalığı var mı? Nereden bilecektim tüm bunları. Kendimi üzecek, yoracak, keyfimi kaçıracak her şeyden ve herkesten sakınmam gerekiyordu, öylede yaptım.

Korona denen illet hastalık ülkede kendini hissettirmeye başlar başlamaz, tabi ki; tası tarağı toplayıp hemen eve kapandım. Birkaç ay için hiç para kazanmasam ne olurdu ki? Eş zamanlı olarak iki ay hiç evden çıkmayacak şekilde erzak ihtiyacımı stokladım. O kadar uzun süreceğine ihtimal vermiyordum aslında, ama başta da söylediğim gibi tedbirli bir adamım. İşimi asla şansa bırakmam. Birkaç hafta içinde benim kişisel tedbirlerim, tüm ülkeyi hatta dünyayı etkisi altına aldı. İmkânı olan herkes eve kapandı, sokağa çıkma yasakları başladı. Evde biriken çöpleri atmak, biraz oksijen almak gibi çok zaruri haller için haftada bir iki sefer dışında iki buçuk ay neredeyse hiç dışarı çıkmadım. Korkuyordum. Her geçen gün korkularım beni daha da esir alıyordu. Kimseye kapıyı açmıyor, çok nadir de olsa karşılaştığım komşularıma selam vermiyordum. Asansör kullanmıyor, kapılara eldivenle dokunuyordum. Fırından alınmış taze çıtır çıtır ekmeği yemeyeli, dükkân komşularımla tavla turnuvasına katılmayalı, sahilde günü batırmayalı dördüncü ay biterken, artık kendimi hiç iyi hissetmediği fark etmeye başladım. Olur, olmaz şeylere gözlerim doluyor, üzerime gelen duvarlara bakarken birden ter basıyordu. Hiç aksatmadığım uyku düzenim alt üst oldu. Sabaha kadar yatak yorganla savaşmaktansa, geç saatlere kadar televizyon izlemeyi tercih eder oldum. Bir de rüyalarım vardı. En çok onlardan tedirgindim. Tombul, beyaz benizli, dişlek yeşil gözlü bir hemşire kadın sık aralıklarla rüyalarımda bana;’’ korkma Osman’ım hasta olursan ben sana bakarım’’ diyordu. Kadın ara sıra dükkâna gelen bir müşterimdi. Neden onu hemşire olarak görüyordum, neden sana bakarım diyordu? Ancak, onun rüyalarıma geldiği sabahlar, biraz daha sakin uyanıyordum, bir dostla sohbetten dönmüş gibi. Deliriyor muyum acaba diye korkmaya başladım. Televizyon izleyeme başladığımdan beri, baba olsaydım nasıl olurdu kim bilir, diye düşünmeden edemiyorum. Eskiden pek nadir açardım televizyonu, haber saatlerinde olana bitene göz atmak bile fazla gelirdi bana. Oysa salgından sonra, televizyonu yatak odasına götürdüm, bazen uyanınca açık unuttuğumu fark eder oldum. Akşam altıdan sonra ağzıma lokma koymam otuz yıldır, ama geçenlerde sabaha karşı sahanda yumurta yedim, üstelik tereyağında pişmiş. Böyle ekmek bana bana. Bütün alışkanlıklarım elimden bir sabun köpüğü gibi kayıp giderken, her yanımı bir boş vermişlik, kural tanımazlık sarıyor. Kendimi değersiz, sıradan ve çok yalnız hissediyordum. Baş ağrılarım sıklaştı. Duş almadan geçirmek ne mümkün! Saçlarımı da kurutmuyorum artık, makinanın sesine tahammül edemiyorum. Tombul kadını her gece görür oldum, hatta onu görmek için gündüz bile uyumaya başladım. Yalan söylemeye hiç gerek duymuyorum, bazıları da rüya değil. Onu evin içinde hayal ediyorum. Bana mutfaktan sesleniyor;

‘’Osman Bey kahve içer misiniz? ‘’ diye. Birlikte kayıp insanların konu olduğu televizyon programlarını izliyoruz, birlikte şaşırıp, o insanları iştahla kınıyoruz. Ne biçim hayatlar var Osman Bey diyor, tombul hemşire… Birlikte aynı iştahla tahtalara vuruyoruz. Birden irkiliyorum sonra, evin sessizliği ve hemşirenin evde olmayışı gerçeği beni çıldırtıyor. Çocuklar gibi tepine tepine ağlamak istiyorum, yeni yetme delikanlılar gibi içip içip neredeysen gel artık diye kapısına dayanmak geliyor içimden. Mektuplar yazmak, hediyeler almak, kalan ömrümü onun dizlerimde geçirmek umuduyla yanıp tutuşuyorum. Hayalimde yarattığım bir kadın için ömrümün son deminde aşk acısı çekiyorum. Gerçeklerle, düşlerin birbirine girdiği bir gecenin sabanında, yataktan kalkmakta zorlandığım bir ağrı sarıyor her yanımı. Parmaklarımı açıp kapatmakta bile zorlanıyorum. Yutkunamıyorum, ateşim var. Oldu işte. O mendebur hastalık gelip beni de buldu. Artık hiçbir şeyin önemi yok. Benim yaşımda bir adamın kurtulma şansı mümkün değil. Hangi faydasız kurye getirdi bana bu musibeti?  Zorlukla giyinip ayrıldım evden, maskede takmadım. Neden takayım ki? Olmuştu işte olan. Bütün önlemlerime rağmen hem de. Bulacaktım o şerefsizi!

Teknolojinin nimetlerinden faydalanabilenler tüm ihtiyaçlarını internet üzerinden karşılayınca, ben de çözümü, bakkal, manav, kasap esnafının çıraklarından yardım isteyerek bulmuştum. Evde meyve mi eksik? Ara Manav Hüseyin’i göndersin çırakla. Oğlan gelince de, ver eline fazladan yirmi kâğıt…

‘’ başka bir emrin olursa hemen hallederim Osman Amca’’ deyip, bırakıyorlardı kapıya. Etten, ekmeğe ne lazımsa haftada bir gün istiyordum. Neredeyse altı ay böyle idare etmiştim. Eldivensiz o poşetlerin bir tanesine bile dokunmadım ama olmuş işte nasıl olduysa! Dışarıdan gelen her nevaleyi, saatlerce havalandırdım. Kolonya ile sildim. Meyve, sebzeleri sirkeli suda bekletmedim mi?  Neden geldi bu iş benim başıma?

Yokuşu çıkarken artık nefesim yürümeme izin vermiyor. Ölüm bana doğru yaklaşıyor galiba. Ah anacım, geliyorum yanına! Bir kadına sokulup uyuyamadan, bir kez bile sarhoş olmadan, ağız dolusu küfür bile etmeden bitip gidiyor ömrüm. Hayatım boyunca mikrop kapmaktan, hasta olmaktan korkmuşken, sırf bu sebeple herkesten uzak durmuş,  kendimi yalnız bir hayata mahkûm etmişken şimdi; yeniyetme bir çırak, benim alış veriş poşetlerine öksürdü diye mi ölüyorum yani? Kulaklarım çınlıyor, kalbim ağzımdan çıkacak gibi, kafamın içinde bir sürü pişmanlık var. Arkamdan ağlayan birileri olur mu ki? Son bir güç deyip, soluklandığım taşın üzerinden kalkıyorum. Bulacağım o veledi. Zaten üç beş adım sonra dükkânların önündeyim. Şuracıkta ölsem kesin gazete kâğıdı sererler üzerime. Terzi Necdet bulmaca eki için posta gazetesi alır günlük. Onun iki sayfasını boylu boyunca örterler üzerime. Uçmasın diye de taş iliştirler yanına. Ömrüm boyunca koynuma almaktan çekindiğim kadınların niyetine, tam kalbimin olduğu yerin üzerine bir çıplak bir kadın fotoğrafı yerleşiverir belki. Ama kimse bu detayı fark etmez büyük ihtimalle. Belki de direk ceset torbasına koyarlar, ne de olsa virüslüyüm! Kimse yanaşmaz yakınıma. Kalbim çıkacak sanki ağzımdan, bari son nefesimi vermeden birkaç adım daha atabilsem. İşte orada! İt oğlu it. En son siparişlerimi kasap Cemal’in oğlu getirmişti. Tuttum yakasından, ama canımda derman yok. Koluyla bir ittirdi, hop yerdeyim. Daha hesap bile soramadan, etrafımda bir sürü insan toplandı. Tükürmeye başladım ben de. Yanlış olduğunu biliyorum ama elimde değildi. Her şey kontrolümden çıkmıştı zaten. Kalabalık birden açıldı. Birkaç tane polis memuru gördüm en son, o sırada bayılmışım. Derinden bir ses yankılanıyor kulaklarımda. Bilmem düş, bilmem gerçek.

‘’Osman Bey mi o? Durun ama kalabalık etmeyin, haber verdim gelecek şimdi arkadaşlar. Beyler uğultu yapmayın ama nefes alsın adamcağız.’’

Bu onun sesi. Kesin hayal görüyorum. Gözümü açtığımda ambulanstayım. Başımda yine o. Gözleri dışında her yeri kapalı. Yeşil gözlerinden tanıyorum, bir de sesinden.

‘’Korkmayın Osman Bey, ben aile hekimliğinden Kamile Hemşire. Hani bazen tansiyonunuzu ölçüyordum, dükkânınıza da alış verişe gelirim bazen hatırladınız mı beni?’’

Ah ben seni nasıl unuturum yeşil gözlü ceylanım. Demek sağlık ocağından hatırlıyorum ben seni. Demek hayal değildin. Ey büyük Allah’ım, ölüme giderken mümkün mü böyle bir saadet?

Hastaneye ulaştığımızda tekrar bilincim kapandığı için olan biteni net hatırlayamıyorum. Korona olmadığımı, panik atak krizi geçirdiğimi öğrenmem ne kadar zaman alıyor, açıkçası onu da tam kestiremiyorum. Birkaç gün sonra kimim kimsem olmadığı için özel izinle yanıma gelen Kamile Hemşire çıkış işlemlerim için bana yardımcı oluyor. Eve birlikte dönüyoruz. Bana papatya çağı demliyor, sırtıma yastık koyuyor. Vefasız kocasının yıllar önce onu nasıl terk ettiğini, yalnızlığın ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Telefon numarasını, yakın gözlüğümün yanına yazıp bırakıyor. Eğer mesaj yazmasını bilsem hemen ardından evlen benimle derdim ama azıcık daha sabırdan ziyan gelmez diye bekledim. Bir hafta sonra çay içmeye davet etmek istedim ama her yer kapalıydı. Ben de biraz yürüyüş yapalım mı diye sordum? Parkta buluştuk. Termosla çay getirmiş. Bir de tarçınlı kek yapmış. Bıyıkları yeni terleyen bir delikanlı gibi çekinerek uzanıp tuttum elini;

‘’kalan ömrüme yoldaş olursanız, sizi kraliçeler gibi yaşatmak için yolunuza revan olurum sulatanım…’’

Çekinerek büktü boynunu. Anladım ki, Kamile Hanımında canına tak etmiş yalnızlık. Yıldırım nikâhı olsun memur bey dedim. Başlarım koronasına!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir