Emine Yenge

Basma eteği, kafasının yarsını örtüp kalan kısmını açıkta bırakan yemenisi, ayak parmaklarının üzerindeki kıllarıyla fotoğraflamış aklım onu. Çirkin, sevimsiz ve patavatsızdı. Ama komikti. Çocukluk arkadaşımın Seval’in yengesi deli Emine.

Emine Sevallerin evinde yaşardı. Benim görüntüsüne bile tahammül edemediğim bu kadınla neden bir arada yaşadıklarına anlam veremez, içten içe çok manasız bulurdum. Çok yardıma muhtaçsa, bir bakım evine gitmeliydi. Emine’ye karşı hiçbir merhamet duygum yoktu. Emine evimize geldiği zaman odamdan çıkmaz, o gidince oturduğu koltuğu saatlerce silerdim. Ben istemedikçe daha çok gelirdi sanki. Aslında bana bir kötülüğü yoktu ama sanırım görüntüsünden tiksiniyordum. İşin en fena yanı benimde ayak parmaklarımın üzerinde kıllar vardı. Asla uzamasına müsaade etmiyordum ama kıllı, tüylü bir yapım olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Ona Deli Emine ismini ben vermiştim. Kimse onun deli olduğunu, hatta rahatsız edici olduğunu düşünmüyordu. Kadınlar ona bayılıyor, argo içeren fıkralarını ağız dolusu gülerek dinliyorlardı. Anlattığı hikayelerde, sürekli iktidarsız erkeklerden ve onları aldatan kadınlardan bahsediyordu. Bazı fıkralarda kadınlar adamlara akla gelmeyecek cinsel eziyetler uyguluyorlar, kocalarını rezil ediyorlardı. İki elini dizlerine vurarak, coşkulu bir kahkaha ile bitirdiği anlatımlarında kadınlar ona, nereden bulursun böyle hikayeleri diye soruyorlardı. Gerçekten bütün o akıl almaz şeyleri nereden öğrenmişti? Bence o bir caniydi. Bütün o manyak fikirleri kendi uyduruyordu.

Kadın toplantılarının aranılan ismi, benim genç kızlık kabusum Emine, herkese akıl dağıtırdı. Kocasına ne olduğu belli değil, kalacak evi barkı olmayan bu kadının ne zaman birine akıl verse, o akılları sen kullansaydın da, bu hallere düşmeseydin demek geçerdi içimden. Ama ne mümkün, annemin o malum kemiklerini kırarım bakışından tırstığım için ağzımı bile açamazdım.

Bir öğleden sonra mahallede bir gürültü koptu. Henüz birkaç yıllık evli sayılacak Ferhan Abla eşi ve kayınvalidesiyle kavga etmiş. Kayınvalidesi Onu evden kovmuş, çocuğunu da vermemişler. İki gözü iki çeşme, perişan bir halde bizim eve getirdiler. Bana kalsa hiç karışmazdım ama Allahtan annem benim kafamda değildi. Tabi ki Deli Emine’de ilk gelenlerdendi. Bütün kadınlar, ah vah edip genç kadını sakinleştirmeye çalışırken, Emine bağdaş kurmuş bir ileri bir geri sallanıyordu. Çok geçmeden Seval’i yanına çağırdı. Kulağına bir şeyler fısıldadı, Seval önce kıkırdadı, kafa salladı koşarak evden çıktı.  Bir de ne görelim Ferhan Abla’nın cazgır kaynanası elinde çocukla ama kızım her evde olur böyle şeyler, evliliğin tadı tuzu diye gelmesin mi, neye uğradığımızı şaşırdık. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Utanmasa ayaklarına kapanıp af dileyecekti. Hemen sıkıştırdım Seval’i. Ne söylemişti de, bu kadın bu hale gelmişti. Önce söylemek istemedi, biraz zorlayınca Deli Emine demiş ki; ‘’ gelip bu kızdan özür dilemezsen, kocan kahveye gidince arka taraftaki inşaat işçileriyle fingirdeştiğini herkes öğrenir. Kadın gerçekten öyle bir şey yapıyor muydu, yoksa çamur atarım izi kalır korkusuyla mı el pençe divan oldu bilmiyorum. Ama o günden sonra, Ferhan Abla bir rahat nefes aldı ben onu gözümle gördüm.  O olayla Emine Yengenin mahalle kadınları üzerindeki etkisini bir nebze anlasam da, ona yakınlık hissettiğimi söyleyemem.

Daha birkaç gün önce, kızlarla pijama partisi yaptık. Onlara kendisi aldatan eski kocasını bin bir işve cilve ile yemeğe davet edip, sonra gece denize girelim diye aklını çelen sonrasında da adamın kıyafetlerini alıp kaçarak onu donsuz sokak ortasında bırakan kadının hikayesini anlatıyordum ki, birden iki elimin dizlerimde birleştiğini fark ettim ve ayak parmaklarımın üzerindeki kıllar uzamıştı.

Ben bu dünyada en çok ama en çok aklıma güvenirdim. Öngörüme, sezgilerime, çok iyi insan analiz edebildiğimi söylerdim her yerde.  Güzel bulurdum kendimi. Öyle orasında burasında kusur arayan, kendini başka kadınlarla kıyaslayan biri değildim. Ben kaprisli biri değildim, çok para harcayan biri değildim, saçma sapan konulardan kavga çıkaran bir kadın değildim. Yemek yapamayan, futboldan anlamayan, kitap okumayan biri değildim. Bakımsız, dağınık, pis değildim. Peki, ben neden aldatıldım?

Bir sabah gelmemem gereken bir saatte evime geldim. O lanet olasıca dosyayı evde unutmasaydım, gelmezdim ama geldim. Evimin salonunda, kocamla alt komşuyu bastım. Üzerinden iki yıl geçti. Ben hala bu bir kabus olabilir mi diyorum? Hani belki çok uzun uyumuşumdur da, ateşim falan çıkmıştır da ondandır bu gördüklerim ama maalesef ki; gözlerim gördü. Kulaklarım işitti. Şaka değildi, kabus değildi. Benim olan ne varsa, bir saniyeden daha kısa bir görüntüyle uçup gitti elimden. Daha sonrasında olanları neredeyse hiç hatırlamıyorum. Uzunca bir süre susmuşum zaten. Hastanede geçen aylar sonunda yavaş yavaş normalleşiyorum. Evimi boşaltmışlar. Ben vekalet vermişim, boşanmak için, inanın Allah aşkına onu bile hatırlamıyorum. Ben en son evden çıkarken öpüşmüştük, ben de duş alıp çıkacağım hayatım demişti, bir onu hatırlıyorum. İşimi kaybetmişim, aman onu mu takıyorsun kafana daha iyisini bulursun diyorlar, tamam ama ben emek verdiğim ne varsa hepsini yitirmişim. Aynada gördüğüm kadını bile tanımıyorum.

Beni seviyordu, ben de onu seviyordum. Çalışıyorduk, ev alacaktık. Çocuk yapacaktık, haritada bir sürü ülke işaretlemiştik gezecektik, peki o filmleri izlemeyeceksek bir gece önce neden liste yaptık? Neden balkona çiçekler ektik ve neden iki ay sonrası için konser bileti aldık? Ben hastane odasında tavana bakarken, neden kredi kartımdan taksitlendirdiğimiz tatillerin, kışlık botlarının ve bir sürü şeyin bedeli  aylık ödemelerime yansıdı. Beni sevmediğini efendi gibi söylemek çok mu zordu? Aklımın gelip gelip gittiği günlerde, zavallı gibi lütfen bir anlık bir şey olsun diye Allah’a yalvardığımı hatırlıyorum. Sanki bu mümkünmüş gibi. Komşu gelmiş, kapıyı çalmış ve birden sevişmeye başlamışlar. Öncesi olmasın, beni kandırmış olmasın, perişan bir şekilde yaptığı hata için kahroluyor olsun diye geçiriyordum içimden. Benimle tatil taksitlendirirken, avize alırken, her gece koynumda uyurken ve saçlarımı koklarken tam sekiz ay boyunca o kadınla da berabermiş. Ben hastanelik olunca beraber yaşamaya başlamışlar. Evlendiler!

Annemin evine döndüm bir süre sonra. Seval çağırdı. O  hala ailesiyle birlikte yaşıyor, evlenmedi. Gidip gitmemek de kararsız kaldım çünkü; aradan geçen zamana rağmen Emine Yengeyi görme fikri bana cazip gelmedi. Ama gittim. Seval ile sarıldık içeri doğru yürürken Emine ile göz göze geldik. Çok yaşlanmış, sanki daha bir çirkinleşmiş. Allah yüreğine soğukluk versin dedi.  Kafamı önüme eğdim. Sen neden başını eğiyorsun ki dedi. Seval apar topar beni odaya götürdü. Neden anlattılar ki durumumu diye öfkelendim önce, sonra o kadar da önemli gelmedi. Oradan buradan sohbet ederken fotoğraflarımıza bakmaya başladık. İnsan çocukluğuna dönünce hafifliyor. Konuştuk, gülüştük. Seval çayları tazelemek için gittiğinde daha önce hiç görmediğim bir kadının fotoğrafına denk geldim. Mavi bir elbise var üzerinde. Tırnakları kırmızı ojeli, iri dalgalı saçları var. Omzunda triko beyaz bir hırka var. Bakıp kaldım kadına. Annemin sakladığı gençlik dergilerindeki kapak kızları gibi. Seval gelir gelmez; ne kadar güzel bir kadın kim bu dedim. Emine Yenge dedi.

Emine, Seval’in amcasıyla evliymiş. Elinden her iş gelen, güzelliği ile kendinden söz ettiren, fındık gibi bir kadınmış gençken. O yıllarda kocasından ayrılıp, annesinin yanına gelen Seval’in teyzesi, annesi ve yengesi çok iyi arkadaşlarmış. Eşinden ayrıldığı için teyzesi Nazan’ı el üstünde tutarlar, her gittikleri yere onu da götürürlermiş. Emine Yengenin o zamanlarda tek mutsuzluğu bir türlü evlat sahibi olamamakmış. Günlerden bir sabah, Emine Yenge ,Nazan’ın kocasından hamile olduğunu öğrenmiş.  Çok geçmeden, teyzesi ile amcası şehri terk edip gitmişler. Seval’in annesi ile babası da hem kendi kardeşlerinin ayıplarından utandıkları için hem de aklını yitirip kimsesiz kalmasın diye Emine Yengeyi yanlarına almışlar. Seval son sözünü bitirdiğinde, istemsizce kapıdan çıkıp Emine’nin yanına gittim, yüzüme baktı, dizine uzandım. Saçımı okşadı, yaramı duydun galiba dedi. Gözümden sicim gibi akan yaşları elimin tersiyle sildim. Senin gibi olmak istemiyorum dedim. Olmuşsun işte daha ne kadar olacaksın, olmasan böyle bir patavatsızlık yapmazdın dedi. Gülüştük Emine ile. Hem de ellerimizi dizimize vura vura. Bana da patlattı bir abes hikaye. Kocasının mahrem yerine kızgın yağ döküyordu kadın. Meğer içi soğuyormuş insanın, neden ciğerleri sökülürcesine güldüklerini daha iyi anladım.

Günlerce düşündüm. Aynada kendimi seyrettim, çocukluğumu, çocukluğuma kabus gibi yerleşen Emine Yengeyi. Hatta aylardır beni iyi etmek için uğraşan doktorumla da konuştum bu konuyu. Aldatılan kadınlar genellikle bırakmazlar kendilerini. Yüreklerini intikam ateşi sarar. Ve o ateşin koruyla tutunurlar hayata. Sürekli kendilerini diğer kadınla kıyaslarlar. Estetik cerrahların randevu defterleri, diğer kadına benzemeye çalışan hemcinslerimle dolu. Peki; ben neden darmadağın haldeyim? Neden uzuvlarımdan bir kaçını yitirmiş gibi duymakta, görmekte, konuşmakta zorlanıyorum? Neden saçımı taramaya, yüzümü yıkamaya halim yok? Hadi ben böyleyim, acaba vaktiyle güzeller güzeli olan, eli her işe yakışan Emine neden bırakmış kendini?  Hiçbir yanıt bulamadım. Doktorumun söyledikleri de, benim kafamdakilere cevap değildi. Evet, zamana ihtiyacım olduğunu biliyordum ama zaman Emine’yi iyileştirmeye yetmemişti. Mutfağa annemin yanına gittim. Telaşla yoğurt çorbası karıştırıyordu.

‘’Sana sormak istediklerim var’’

‘’Terbiyesi bozulur, şimdi oyalama beni’’

‘’Benim terbiyem bozulacak şimdi, bırak çorbayı falan bir dinle beni. Neden bana Emine Yengenin hikayesini hiç anlatmadın? Ben yıllarca ona iğrenerek bakarken, neden başından geçenlerden söylemedin ki?

‘’Kınayanda kırk batman, dağsınyanda dağ kadar! Senin neyine lazımsa elin kadının kılı, tüyü, teri. Kendin ettin. Bak gördün mü? Sana küçüklüğünden beri söylerim, uğraşma milletle diye’’

Gerçekten böyle mi olmuştu? Ben Emine’den tiksindiğim için mi geldi bunlar başıma? İlahi adalet böyle bir şey mi? Sessizce mutfaktan ayrılırken birden kafamı uzatıp;

‘’Yavuz hırsız ev sahibini bastırır da derler. Benim hikayemde hırsızın hiç suçu yok. Ne olduysa ben tiksindim diye oldu öyle mi’’ dedim. Kayıtsızca omzunu silkti annem. Demek ki; çok inanmış, bütün bunların benim Emine’den tiksindiğim için olduğuna.

Üzerinde dizi çıkmış, rengi atmış pijmalarımla Emine’nin yanına gitmeye karar verdim. Özür dilersem belki yüreğim hafifler, belki hayat kaldığı yerden akmaya devam eder. Annemin bakkala giderken giydiği topuğuna basmaktan ayakkabıdan çok terliğe benzeyen şeyleri taktım ayağıma. Asansörden inerken, tekrar ayaklarıma, sonra üstüme başıma ilişti gözüm. Özür dileyince geçmeyecek kadar pespaye bir halim vardı. Ama yine de bir umut düşmüştüm yola.

Kapıyı Seval’in annesi açtı, üstelik babası da tam arkasındaydı. Aslında bizim oralarda akşam ezanından sonra, hele ki tam yemek saati kimsenin kapısı çok gerekli olmadıkça çalınmazdı. Hiç umursamadım. Emine ile konuşmam lazım dedim. İkisinin gözleri de fal taşı gibi açılmıştı, galiba Emine Yenge ya da teyze demediğim için bozuldular. Belki kıyafetimi, belki geliş saatimi yadırgadılar. Ama yine de beni içeri buyur ettiler.

Emine yine koltuğa kuş gibi tünemiş, tespih çekiyordu. O da afalladı beni görünce.

‘’Seninle konuşmam lazım Emine. Bir tek sen anlarsın beni’’

Anlamıştı. Sessizce gel otur der gibi işaret etti.

‘’Dizine yatsam yine olur mu Emine? Çok ihtiyacım var?’’

Ayaklarını yere doğru salllandırdı. Hafifçe gülümseyip, ellerini gel yat der gibi dizlerine vurdu.

‘’Emine, ben yıllarca senden tiksindim. Bak kızma bana. Anlatacağım şimdi tüm olanı biteni. Seval senin gençlik resmini gösterene kadar ben sana neler olduğunu bilmiyordum. Bağıra bağıra konuşmana, koltuk altlarının terden hep ıslak olmasına, ayak parmağındaki kıllara gıcık oluyordum’’

Birden deli gibi ağlamaya başladım. Sanki nefesim tıkanıyor, söylemek istediklerim hep yarım kalıyordu. Sadece affeder misin dediğimi hatırlıyorum. Ne kadar süre ağladım hatırlamıyorum. Emine sessizce bekledi. Sakinleşince tekrar dizine yatmam için işaret etti. Uzandım. Hem saçımı okşadı, hem anlatmaya başladı.

‘’ Bir sabah uyandım ki, başucumda bir mektup var. Anladım. Ama açamadım. Geceliğimi çıkardım. Yatağımı topladım. İçimden bir alev var. O mektup beni yok edecek biliyorum, ne kadar geç okursam o kadar iyi. Ben böyle oyalanırken Seval’in annesi babası geldi.  Onlar benden önce öğrenmiş. Anladım. Öylece havadan sudan konuşmaya çalıştık. En sonunda Yenge dediler mektubu okumadın mı? Dillerinin döndüğünce anlattılar, ben de aklımın yettiğince anladım. O gün o evden çıktık. Ben hiç ağlamadım, Eltim çok ağladı, kaynım bile ağladı. Ben buz oldum, dağ oldum, taş oldum ama ağlamadım. Kaç gün oturdum öylece bilmiyorum. Sonra beni hastaneye götürmüşler. Ne kadar kaldım orada onu da hatırlamıyorum. Çok üzüldüm mü işin açıkçası onun da farkında değilim. Bu eve yerleştim. İlk zamanlar ölürüm sanmıştım. Ne kadar yaşanır ki böyle? Neden bıraktın kendini, neden eski Emine’yi yok ettin diyorsun ya?  Aslında sandığın gibi acıdan değil. Ben o halimle buraya sığamazdım. Burası küçük memleket kızım. Kimsem yok, o eve tekrar girecek gücüm yok, başka bir adamı sevmeye halim yok, bir iş bulacak, kendi paramı kazanacak zaman çoktan geçmiş. Ben de evin, yarım akıllı acınacak yaşlısı olmayı seçtim. Evin hanımına yardımcı ama asla ondan daha iyi olmayan, çocuklarına bakan, onu kollayan. Başka türlü olsaydı, elbet sorun çıkardı. Ben sorun olmak istemedim.’’

Ama nasıl diyecek oldum, eliyle ağzımı kapattı.

‘’Kimse çirkin ve yarım akıllı bir kadını tehlike olarak görmez. Ben yalnız kalmayı göze alamadığım için bu kılıfı kendim seçtim. Ama sen ben değilsin, yılda o yıl değil.’’

‘’Ama elim kolum kalkmıyor benim Emine. Araba bile kullanamıyorum. İnsanlara tahammül edemiyorum. İçimde hiç tanımadığım bir yumru var bana nefes aldırmıyor. Nefret, öfke, çaresizlik sanki kanıma terime karışıyor. Tekrar nasıl başlayacağımı anlat bana ne olur?’’

‘’Acıkmadan yemek yemek istiyorsun sen ya da uykun gelmeden uyumak. Bir de çürük sakız almışsın eline yüreğini sündürdükçe karartıyorsun’’

‘’Nasıl yani?’’

‘’ Bırakacaksın kendini önce. Zaman saracak yaranı. Bir sabah uyandığında, artık çalışmayı, giyinip kuşanmayı, insanları özlediğini fark edeceksin. O zaman senin için en iyisi ne ise onu yapacaksın. İnsan bir derdi yaşarken hep neden der. Neden böyle oldu. İşte neden sorusu var ya yaraya tuzdur.  Yakarda yakar. Neden demeyi bırakacaksın evvela! Çünkü nedeni yok.  Nedeni kimse bilmiyor. Sen bilmiyorsun, seni aldatan adamda bilmiyor, o kadında… Ben önceleri çocuğum olmadığı için sanmıştım. Benim nedenimin karşılığı buydu. Zamanla anladım ki; hiçbir neden birini bırakıp başkasına gitmek için yetmez aslında. Yaşlandıkça daha da iyi öğrendim ki; giden her zaman eksik. Kalan, her zaman dimdik oluyor. Ben hata yapmadım ki. Sen de yapmadın. O sebeple rahat ol. O, ilk heyecanı geçince, her sabah senin bıraktığın cam kırıklarıyla uyanacak. Ama sen her geçen gün biraz daha iyileşeceksin. Bir gün bir bakacaksın acının yerinden yeller esiyor’’

Uzun uzun sarılıyoruz. Sanki boğazımda nefes almamı engelleyen şey yok oluyor. Oradan ayrılırken ev halkından özür diliyorum bu saatte rahatsız ettiğim için. Hafifçe kalbimin üzerine koyuyorum elimi, geçeceğini bildiğim yaramın daha fazla kanamasına engel olmak ister gibi. Fark ediyorum ki; artık kanamıyor. Eskisi kadar da acımıyor. Yağmur kokusunu içime çekiyorum. Koku alabilmek iyileştiğimi hissettiriyor.

Yorumlar

  1. Güler İstekli

    Bu hikâye beni niye bukadar etkiledi,buradaki duygular tanıdık olduğu için mi?Evet .Ama sadece bu değil, hikâyenin analizleri bilimsel ve gerçekçi.Sevgiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir