Hakkı Giderken…

Yakalarımıza bir resmini iğnelediler, aynı fotoğrafın büyütülmüş halini de tabutun başına koymuşlar. Caminin avlusunda, farklı farklı okullarda çalıştığı meslektaşları, kahveden arkadaşları, birkaç komşusu, öğrenci velileri ve birkaç uzak akrabası vardı. Ömrünün son beş yılında katıldığı cenaze sayısını düşünürsek, ortalık tenha sayılabilirdi aslında. Öğle yemeklerini bedavaya getirmek için, öğle namazına müteakip diye verilen tüm selaları takip edip, namazdan sonra dağıtılan pidelerle öğün geçirdiğini düşünmeden edemiyorum. Her ölüm erken ölümdür sevenleri için. Ama Hakkı’nın ölümü gerçekten şaka gibiydi. Üzülsem mi, sövsem mi, ağlasam mı ne hissedeceğimi bilemedim. Ölünün arkasından konuşulmaz ama yaşamadın ki ölesin dangalak diye içimden geçirmeden edemiyorum.

Fakirlik ayıp mı, peki ya çalışmak ayıp mı? Bu  soruları yankılanıyor kulağımda. Çocukluğumda en çok duyduğum sesler sanki bunlar. Bayram öncelerinde, zengin teyzeler bana ve abime kıyafet ve erzak getirdiğinde ya da annemin avcunun içine para sıkıştırdığında usulca anneciğime fısıldadıkları, cevapsız iki soru. Her defasında, boynu bükülüp, gözü nemlenen, çaresiz bir kadına sözde teselli cümlesi kurarlardı. Evet! Biz çok fakirdik. Anam, iş bulursa, gündelik temizliğe giderdi, kimi zamanda merdiven yıkamaya. Ayıp mı fakir olmak, ayıp değilse neden ayakkabısı delik olunca çok utanır insan? Bir kızı çay içmeye davet etmeden önce ya ikinci bardağı içerse diye hesap etmek nasıl bir acizlik hissidir? Açlıktan nefesin kokmasın diye yanına yaklaşan birine cevap vermekten kaçındın mı hiç?  Eğer ki; gerçekten çok zor durumdaysanız, insanlar sizin bu mağduriyetinizi sonuna kadar kullanır. Karın tokluğuna işler teklif edip, istememeniz halinde, sizi iş beğenmemekle suçlarlar. Doğru ya, sizin seçme şansınız olmamalıdır. Hatta son derece hadsiz bir tavırla, çalışmaktan utandığınızı, bulmuş da bunuyor derler. Devlet beni öğretmen olarak atayıp, maaş bağlayasıya kadar ben ömrümün her gününü, kuruş hesabı yaparak geçirdim. Ayıp mı, ayıp mı diye durmaksızın sordukları sorulardan ve başımın gözümün sadakası diye, kendi canlarını korumak için elimize tutuşturdukları üç beş kuruştan ölümüne nefret ettim. Şimdi aklımdan geçenleri yüksek sesle birine söylesem, kesinlikle nankör olmakla suçlanırdım. Belki de nankörümdür. Çünkü; o insanlar olmasaydı ne ben, ne abim okuyamazdık. Ama ben fakir olmaktan da, çocuk yaşta boyumdan büyük işlerde çalışmaktan da hep çok  utandım. Elin  oğlu ayna gibi ışıldayan yani alınmış bisikletine binerken, beni o evlerin çöpünü atmaya çağırırlardı. Buna karşılık sakız parası kazanırdım. Oysa ki, hiç sakız çiğnemedim. Evin önünde asfalt yoktu. Ayakkabılarımın çamuru görünmesin diye, otobüse binmeden dakikalarca temizlemeye uğraşırdım. Ayakkabımın kirinden fakirliğimi anlayacaklar diye korkardım. Zaten otobüse binecek param da pek olmazdı. Şimdilerde hanım bakkala bile arabayla gidişime söyleniyor. Hiç sesimi çıkartmıyorum. Ne de olsa o, okula gidebilmek için yirmi kilometre yürümenin ekşi tadını bilmiyor. Bir de fakirliğin kokusu vardır. Rutubet, küf ve havasızlık birleşince olur. Çünkü genellikle bizim gibi insanlar pek de iyi hava almayan yerin iki kat altındaki evlerde oturur. Yazın bile soğuk olur. Bu kokunun başka türlüsü de, bizim oraların otobüslerinde olur. Hele de akşam seferlerinde. Gündeliğe giden kadınlarından gelen, adeta yüreklerine sinmiş çamaşır suyu kokusuyla, akşama kadar amelelik yapmış adamların ter kokusuna yeni yetme gençlerin ucuz parfüm kokusu karışır. O otobüslerde hiç kimse gülümsemez mesela. Oturacak yer bulanlar uyuklar zaten, ayakta olanlar da biri bir omuz atsa da akşama kadar çektiğim eziyetin acısını ondan çıkartsam der gibi bakarlar. Bazı kadınlar tüm o yorgunluğun üzerine akşam eve gidince, koca dayağı yerler. Akşam şöyle bir yürüyüşe çıkayım da kafam dağılsın desen, en çok duyacağın ses kadın çığlığı olur. Fakirliğin sesi kavgadır. Fakirlik evlerde gürültüye sebep olur. İstediği her şeyi erteleyen hatta yok sayan hayatlar hıncını hep en sevdiklerinden çıkartır. Bu sebeple fakir çocuklar, zengin çocuklarına kıyasla çok dayak yerler.

Gelelim Hakkı’ya…

Her insan hayatı boyunca, bir ya da birden fazla şeye tutkuyla bağlı olabilir. Tutkun olduğu şey için bütün ömrünü heder edebilir. Bu mantıktan yolsa çıkarsak belki de, Hakkı da paraya tutkundu. Yok! Aslında onu böyle tanımlamak da yanlış olur. O daha çok çileye tutkundu. Cebinde hatırı sayılır bir para varken, sefil bir hayat yaşamak onu mutlu ediyordu. Daha fazlasını kazanmak gibi bir hırsı da yoktu aslında. Başkasının parasında da gözü yoktu. Kötü adam değildi Hakkı. Kalbi pamuk gibiydi. Ben geçen onca zaman içinde, tek bir öğrencinin kalbini kırdığını görmedim mesela. Derse geç kalmaz, işini savsaklamazdı. Ama yaşamadı ki Hakkı, neden ölsün?

Hakkı’nın ısınmak için sırtına gazete kağıtları koyduğunu söylesem, ekimden nisan ortalarına kadar. O gazete kağıtlarını bile eşten dosttan rica minnet istediğini. Mahalle fırıncısıyla anlaşıp bayat ekmekleri yarı fiyatına aldığını, su harcamamak için çok nadir yıkandığını söylesem inanmazsınız belki de bana. Babasından kalan evinde, elektriği neredeyse hiç kullanamaz, yemek yapmaz, kuru yavan beslenirdi. Parası biter korkusuyla evlenmeye bile ikna edemedik adamı. Okul çıkışlarında gel sana çay ısmarlayayım dediğimde, gözleri çocuk gibi parlardı. Kış günleri birazda içi ısınsın diye ısrarla kahveye götürürdüm onu. Buz gibi eve gideceğini bilirdim çünkü. Sanki ciğerleri sökülecek gibi öksürdüğünde, öfkeden deliye dönerdim. Benim üstünden geçen yıllara rağmen acısını unutamadığım o yokluk çemberinin sanki gönüllü elçisiydi Hakkı. Doğduğu günden beri bir gün bile fakir olmamış ama en fakir insandan bile beter halde yaşamış ve maalesef ömrü böylece son bulmuş bir zavallı aslında. Belki de hastaydı. Bu bir hastalıksa; ailecek yakalandıkları ve Hakkı’nın evlenmemesi,  çoluk çocuğa karışmaması neticesiyle başka bir soya iyi ki de geçmemiş bir hastalık. Çünkü Hakkı’nın annesi ve babası da kazandıkları paraları hiç harcamazlar ve paraların üzerine ellerini koyarak ben bu parayı bozarsam Allah da beni bozsun diye yemin ederlermiş. Kazandıklarının tamamını gayrimenkul olarak değerlendirirler ve hep daha fazlası için uğraşırlarmış. Bizim rahmetlide onların izinden bir an bile ayrılmadı. Şehrin en güzel yerlerinden edinilmiş onca tabunun içinde, gün güneş görmez bir evde, soğuk ve açlık içinde yumdu gözlerini hayata.

Kalp krizi geçirdiğini ilk duyduğumda çok tanıdık bir acı oturdu yüreğime. Yaşanmadan ölünür mü acısı bu. İlk maaşımla olan borcu harcı kapatmıştım. Abim hala okuyordu, doktor olmasına daha iki sene vardı. Ailecek gözümüzü ikinci maaşa dikmiş, gün sayıyorduk. Çikolatalı pasta alıp, mum üfleyecektik. Çok az kalmıştı. Sadece dört gün. Annemin ayağı kayıp merdivenlerden düşmeseydi, biz hayatımızda ilk defa yaşadığımızı hissedecektik. Günlerce yoğun bakımın kapısında bekledim. Elimde annemin, o gün ondan önce yere süzülen baş bağıyla, bir öne bir arkaya sallanarak dua ettim. Pastasını yedikten sonra ölseydi o kadar yanmazdım sanki. Öyle bir yandım ki, acısını bir ben bilirim. Hakkı için çağırdıklarında, yine aynı telaş sardı beni. Bir yuva kuraydı bari Hakkı, baba olsaydı, bir gece sıcak evde uyusaydı. Onu kablolara bağlamışlardı son gördüğümde. Oğlum dedim, kefeni yırt bak söz düğününü ben yapacağım. Eğer sendeki bu hastalıksa, doktora götüreceğim. Kalk lan Hakkı, seninle kafa çekmeye gideriz. Hayatında bir tek güzel anın olur. Böyle ölünür mü be oğlum? Hiç yaşamadın ki!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir