Bilmediğin bir şehirde ev aramak, deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Gerçi develer hendekten nasıl atlar o konuda da bir fikrim yok da, lafın gelişi işte. Ufacık bir Anadolu kentine atandığımı duyduğumda önce haritada yerini aradım. Ankara’ya yakın, İstanbul’a çok uzak, havaalanı da yok, bak tren var ama gibi neticeler çıkarttık. Nasıl olacaktı? Hiç kimseyi tanımadığım, iklimine, mevsimine yabancı olduğum bir şehirde, henüz yirmili yaşlarımın başında üstelik evimden, odamdan, ailemden bir kez bile uzak kalmamışken…
Annem ve babamla beraber, babamın emektar arabasıyla düştük yollara. Ev bulacak, eşya alacak, yeni bir düzen kuracaktık. Babam sabah akşam;
‘’Bir süre sen yanında kalırsın hanım, kız çocuğu bu öyle tek başına bırakılmaz’’ diyordu. Çok kaygılıydı. Hepimiz kaygılıydık. Annem gizli saklı gözyaşlarını siliyor, ben yıllar önce bıraktım dediği sigarasını girip çıkıp tüttürüyordu. Sorsan;
‘’Bırakalı çok oldu, aklıma pek gelmiyor. Öyle efkâr basınca ya da komşular falan kahvenin yanına ısrar edince’’ dese bile kendi bile inanmıyor bu söylediğine.
Ufacık bir memleketti tayin yerim. Şehre girer girmez, içim ısındı. Çok iyi bildiğin ama yıllardır görmediğin için hatırlamakta zorlandığın bir ahbap gibi bir yakınlık. İlk gittiğimiz yer öğretmen eviydi. Şehrin meydanına çok yakın bir yere konumlanmış büyükçe bir taş bina. İçi bakımlı ve temizdi. Milli Eğitimde ve atandığım okulda yapmam gereken resmi işlerimi bitirdikten sonra babamı evimize yolcu ettik ve ev arama maceramız başladı.
Yeni hayatımda bir şeylerin alıştığımdan farklı olacağını az buçuk tahmin ediyordum ama bu ufak şehirde emlak komisyoncularıyla bu kadar sorun yaşayacağımı asla tahmin etmemiştim. Ben ısrarla şehir merkezinde ve ailelerin yaşadığı bir apartman dairesinde yaşamak istediğimi söylesem de onlar beni ve annemi şehrin çok dışında kalan toplu konutlara yönlendirmeye çalışıyorlardı. Üç günlük zaman israfından sonra anladık ki, bizim istediğimiz gibi konutlar zaten eş dost aracılığı ile kiralandığı için buralarda sadece uzak daireler için emlak komisyoncusundan destek alınırmış. Neden internet üzerinden de ev bulamadığımızı böylece anlamış olduk. İki haftayı geçkin bir süre boyunca uğraştıktan sonra, okul müdürüne derdimi anlatıp, yardım istedim. Bir iki telefon görüşmesi sonucunda, hemen o gün öğleden sonra gidebileceğim bir adres pusulası iliştirdi elime. Evin, şehirde çok yeni olmama rağmen benim bile kimseye sormadan bulabileceğim kadar merkezi konumda olmasına çok sevimdim. Hemen annemi haberdar ettim ve evin önünden buluşmak için sözleştik.
Ev sahibinin aynı apartmanda oturuyor olması annem ve babam açısından çok istedikleri bir durumdu. İşin açıkçası benim de güvende hissetmeye ihtiyacım vardı. Üç katlı pembe boyalı, ilk katı ferforje demirli, ince uzun balkonları olan bir apartmanın önündeydik. Sağa sola bakınırken, ikinci kattan yükselen sese doğru çevirdik başımızı. Oldukça tombul ve kısa boylu omzunda simli el örgüsü şal olan ve yavaş hareket eden bir kadın bize sesleniyordu.
-Eve bakmaya geldiniz değil mi canım, öğretmen olan hani?
– Evet, efendim. Annem ile birlikte evinizi görmek istiyoruz.
-Ben aşağıya inemem, bacaklarım çok ağrıyor, çıkıverin yanıma, ben otomata basıyorum.
O sıra tık diye bir sesle açıldı apartmanın kapısı. Kulplarında aslan figürü olan siyah bir demir kapıdan girdik, beyaz mermer merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya başladık. Her katta tek daire vardı. Bina oldukça yaşlı olsa da, geçmişte ciddi bir bütçe harcanarak inşa edildiği belliydi. Bizi kapı da karşılayan kadın adının Nagehan olduğu söyledi ve eliyle içeriye doğru buyur etti. Nagehan Hanım’ın, sabunla çiçek karışımı kokusu adeta eve sinmişti. İlerlemiş yaşına rağmen manikürlü hafif uzun tırnakları, narçiçeği ojeleriyle alıştığım yaşlı kadınlardan oldukça farklıydı. Kenarları ahşap oymalı cam büfe büyük salonda ön göz dolduran parçaydı ve içinde antika olduğu hemen anlaşılan kahve çay fincanları dikkat çekiyordu. Uzun bacaklı, kolçakları geniş berjerler camın önünde arkasını kapıya dönmüş şekilde duruyordu. Şarap rengi piyano salonun diğer köşesinde tüm heybetiyle göz kırpıyordu. Evden çok bir antika dükkânına benzeyen salondan nereye oturacağımız konusunda tereddüt yaşadık. Oturma grubunun olduğu alana doğru yaşlı kadını takip ederek ulaştık. Nefti yeşil kadife koltuklara biraz çekinerek iliştik. Küçük bir Anadolu şehrinde karşımız çıkan bu kadın için bir tanımlama gerekse, İstanbul hanımefendisi denirdi. Çok nazik ve özenle seçilmiş kelimelerle konuşması ayrıca dikkat çekiyordu. Kendisinin aksine çok özensiz görünen yardımcısından ikramları getirmesini istedi. Geniş ağızlı porselen çay takımları ile fırından yeni çıkmış sıcak kurabiye servisini kendi yaptı Nagehan Hanım.
Önce bizi tanımak istedi, kısaca anlattık. Annem ilk kez ayrı kalacağımızdan bahsetti, bu şehirde kimsemizin olmadığının altını çizdi. Kadın başını annemi onaylar gibi hafifçe sallayarak dinledi annemi. Sonra genzini temizler gibi yapıp, kendini anlatmaya başladı. Doğduğu günden beri bu evde yaşadığını söyledi. Sadece lise eğitimi almak için İstanbul’da dört yıl yatılı kaldığını, evin babasından aile yadigârı olduğunu, bir oğlan bir kız iki çocuğu ve iki torunu olduğunu, torunlarını çok sevdiğini, kızının da benim gibi öğretmen olduğunu, eşini yirmi yıla yakın zaman önce kaybettiğini uzun uzun anlattı. Ve ayağa kalktı. Öğretmenin yanında çekinen bir çocuk gibi bizde hemen toparlanıp kadının peşine takıldık. Yardımcısı hemen anahtarları getirdi. Yavaş hareket edebildiği için, ona zaman verip çıkmasını bekledik.
Evin kapısı açıldığı zaman bir kez daha şaşırdık, çünkü kendi dairesi kadar ihtişamlı olmasa da bu daire de oldukça zevkli döşenmiş ve tıka basa eşya doluydu. İçinde tüm klasikleri barındıran boydan boya bir kitaplık vardı, birçok dilde orijinal eserler ilk bakışta aklımı çeldi. Duvarda asılı tabloların maddi değeri konusunda ne desem eksik kalırdı. Yüzümüzde oluşan ifadeden anlamış olacak ki, açıklama yapma gereği duydu.
– Burası oğlumun dairesidir. Daha çok çalışmak için kullanırdı ancak nevresimden, havluya ve mutfak eşyalarına kadar ihtiyacınız olabilecek her detay mevcuttur. Sizden bir kirada talep etmiyorum, zaten ihtiyacım da yok! Tek istediğim ışığı yansın ve eşyalar zarar görmeden muhafaza edilsin.
‘’Zaten ihtiyacım da yok’’ derken yüzünde oluşan gölge çok manidardı. Derin bir acı perdesi inip kalktı. Kira için bir bedel belirlemek konusunda çok ısrar etsek de, asla kabul etmedi. Beni mutlu etmek istersen, okuldaki yoksul çocuklara harca o parayı dedi defalarca. Ara sıra kahve ya da çay içeriz birlikte olur mu diye de söz aldı benden.
İşçi emeklisi babamın kırk kanaat geçindirmeye çalıştığı kalender evimizden sonra, Nagehan Hanımın konaktan az eksik evi bana, hayatın; ‘’bu da sana hediyem olsun’’ deme şekli galiba dedim ve hemen yerleştim. Annem de kısa bir süre sonra, güvende olduğuma emin olduğu için döndü. Haftada bir gün birlikte kahve içiyor, havadan sudan sohbet ediyorduk. Neredeyse hiç evden çıkmayan ve pek misafir ağırlamayan ev sahibemin en sevdiği konu, oğluydu. Ona ait fotoğrafları göstermekten, hatıraları anlatmaktan, geleceği zamanın hayalini kurmaktan çok mutlu olurdu. Soğuk ve kibirli görünen kızı ile de bir iki kez karşılaştık fakat aşırı gergin tavrı nedeniyle ben hemen ortamdan ayrılma ihtiyacı duydum. Nagehan Hanım’ın evinde kira bedeli ödemeden kalıyor olmam, kızını öfkelendiriyor olabilirdi, haksız da sayılmazdı.
Bir Pazar öğleden sonrası, kapım çalındı. Kapı deliğinden baktığımda, gelenin ev sahibemin asabi kızı olduğunu gördüm. Evimizden çıkın diyeceğine emindim ama nasıl karşılık vereceğimi bilemiyordum. Çünkü Nagehan Hanımla aramda artık duygusal bir bağ vardı ve çekip gidersem her şeyden önce o çok üzülürdü. Çekinerek açtım kapıyı fakat kadının alışkın olduğum sert mizacından eser yoktu.
‘’Vaktiniz varsa sizinle çok hayati bir meseleyi konuşmam gerekiyor’’ dedi.
Hemen geri çekilip, içeri girmesi için buyur ettim. Sesi ağlamak üzere gibi geliyor, farkında olmaksızın ellerini birbirine sürtüyordu. Annesinin iyi olup olmadığını sorduğumda;
‘’Annem şimdilik iyi, telaş etmeyin lütfen’’ dedi.
‘’ Birazdan anlatacaklarım sizi çok şaşırtacak eminim! Hatta hepimizin deli olduğunu düşünüp, buradan hızla uzaklaşmak isteyebilirsiniz’’
Merakla, korku arası tuhaf bir duygu geçişi yaşıyordum. Burnu yere düşse, dönüp bakmayacak kadının bu kadar çaresiz görünmesine hızlıca bir anlam arıyordu zihnim. Samimiyetim olsa, çabuk anlat dolandırma lafı derdim ama ona sindirerek konuşma fırsatı vermekten başka şansım yoktu.
-Annem size erkek kardeşimden sıklıkla söz etmiştir değil mi?
– Evet, sık sık anlatıyor, hatta kardeşinizi anlatırken yüzünün her köşesine bir ışık oturuyor, onu özlediği her halinden belli.
-Sevgili meslektaşım, benim erkek kardeşim yıllar önce vefat etti! Annem ise bunu kabul edemediği için onun uzakta olduğuna inandırdı kendini. Aksini söyleyebilecek hiç kimseyi de etrafında barındırmıyor zaten. Ama burası küçük bir şehir ve biz tanınmış bir aileyiz, kardeşimin hayatta olmadığını bu zamana kadar öğrenmemiş olmanız bir mucize. İlk ağızdan söylemek ve annemi idare etmenizi rica etmek için geldim yanınıza. Zaten kardeşim yaşasaydı şimdi kırklı yaşlarında olacaktı oysaki annem onu hep yirmi sekiz yaşında olarak yani öldüğü yaşta anlatıyor. Biyolojik olarak annem yaşında bir kadının o yaşta bir oğlu takdir edersiniz ki olamaz. ‘’
Nagehan Hanım’ın kızını yolcu edip, dört bir yanı kitaplarla dolu salonuma döndüğümde, buz gibi bir yel yokladı ense kökümü. Hayali bir el, biliyorsun artık gerçeği der gibi sızdı içeri. Ürperdim, üzüldüm, bin çeşit sancının içinden geçtim. Kaçmak istedim! Daha bir önceki gün, sohbet ederken, oğlunun yanına gitmeyi planladığından bahsettiğini anımsayınca, ayazda kalmış bir sokak işçisi gibi nasıl ısınacağımı bilemedim. Evin her köşesine bambaşka bir gözle bakıyordum artık. Hayatta olmayan birinin hatıralarının üzerine oturmanın ağırlığı sarıyordu her yanımı. Peki, onun yüzüne nasıl bakacaktım? Bildiğimi belli etmeden yalan dünyasına ortak olmak zorundaydım.
İlk birkaç günlük alışma evresinden sonra, durumu içime sindirmeyi başardım. Artık bu oyunun bir parçasıydım. Öncesinde oğluyla ilgili sorular sormaz, genç bir adamla ilgili konuşmaktan utanırdım. Gerçeği öğrendikten sonra ise, oğlunu anlatmayı kendine yaşama sevinci eylemiş bu zarif kadını konuşturmam gerektiğini düşünmeye başladım. Bebekliğini, ilk bisiklet kazasını, sevmediği sebzeleri, ateşli hastalıklarını, alerjilerini bile defalarca dinledim. Sıkılmadım, aksine, anlattıkça hafifleyen acısını gözümle gördüm. Fotoğraflarına baktık birlikte, okul karnelerini inceledik, sevdiği yemekleri birlikte pişirdik. Nagehan Hanım artık oğlunun geleceğinden bahsetmiyordu ama ara sıra onun yanına gideceğini söylüyordu.
Okulun yaz tatiline girmesine çok kısa bir süre kalmıştı, bir haziran akşamı ben, Nagehan Hanım ve kızı Selin geç saatlere kadar balkonda oturduk, her zamankinin aksine hiç oğlundan söz etmedik. Gençlik yıllarını, İstanbul’daki öğrenim hayatını, katıldığı baloları anlatı bize asil ev sahibem. Şarkılar mırıldandık, o keyifli gecenin anısına birer bardak likör içtik, evime inmek üzere anahtarıma yöneldim iyi geceleri dilerken, vedalaşalım dedi Nagehan Hanım. Afalladım! Kızıyla göz göze geldik, o da en az benim kadar şaşkın ve anlayamamış bir ifadeyle bakıyordu.
‘’ Yarın 13:30 da Başarın yanına uçuyorum, uzun kalacağım’’ dedi.
Uzun uzun sarıldık. Bana evle ilgili birtakım detayları anlattı, ihmal etme talimatları verdi. Ara sıra gitme planlarını detaylandırdığı için üzerinde durma gereği duymadım.
Sabah yeni güne uyandığımızda Nagehan Hanım artık bu dünyada değildi. Cenaze aracı mezarlığa doğru yola çıktığında, kol saatim tam olarak 13:30’u gösteriyordu.
