Orada Bir Ben Var Uzakta

İnsanın haklı olduğuna herkesi ikna etmek gibi bir hevesi oluyor. Benim de vardı. Çok haklıydım. Haksızlığa uğramıştım, mağdurdum ben, hak etmiyordum bu olanları. Bir paragraftan ne kadar çok hak aranabilirse, göze, kulağa ne kadar çok sokulabilirse o kadar işte.

Tanıdığım, tanımadığım herkese lafı döndürüp, dolaştırıp yaşadıklarımı anlattığım o günleri hatırladıkça şimdi çok gülüyorum. Utanıyorum da, itiraf etmeliyim. İnsanın kendini kontrol edememesi pek fena bir patlayış. O kontrolsüzlük hali her konuda yapışmıştı yakama. Sürekli kafamla konuşuyor, bir şeyler atıştırıyor ve lanet gelesice üçlü kanepemde pinekliyordum.

Aslında benim evlilik hikâyemde birçokları gibi mutlu başlamıştı. İsteme töreni, tüylü terlikli, ipek gecelikli çeyiz bohçaları, nişan elbisesi seçimi, kınası, halayı, horunu derken mutlu ve umutluyduk. Hazırlık aşamasında oluşan sorunları da zaten ben itina ile görmezden geliyor ve evlenince mutluluktan aklımı kaçıracağıma canı gönülden inanıyordum. Beni buna kim inandırmıştı? Hiç kimse! Hiç kimse bana çok mutlu olacaksın demedi, ben hür irademle evliliği düşleri ülkesinde bir gezinti gibi çizdim kafama. Nasıl kötü olabilirdi ki? Akşam hava karardıktan sonra dışarı çıkmanın yasak olduğu, nişanlınla bile kız kardeşin olmadan görüşemediğin bir düzenden, özgürlükler diyarına geçiş yapıyorsun. En basiti artık bamya yemek zorunda olmamak bile, evliliğe olan inancımı artırıyordu. Bacak bacak üzerine atarak televizyon izleyecek olmak da benim için değişik bir deneyimdi.

Bizim zamanımızda diye başlayan cümleler kurmayı sevmiyorum. Çünkü zamandan çok yaşadığın coğrafya ve sahip olduğun aile yön veriyor hayat akışına. Kırklı yıllarda bile araba kullanan, sevdiği erkekle yolda yürüyebilen, sinema, tiyatro ve konserleri takip eden genç kızların var olduğunu bilmiyor muyuz? Benim ailem, çevrem, şehrim buna müsait değildi maalesef.

Ailemi suçlamıyorum. Onlar sadece kendilerine öğretildiği gibi yaşıyor. Babam bir esnaf lokantasında aşçıdır, annem ise ev hanımı. İki oda bir salondan ibaret sobalı evimizde yaşadık gittik senelerce. Huzursuz ya da mutsuz değildi hayatımız ancak her türlü yaşam şeklimizi belirleyen; ‘’ el ne der’’ anlayışıyla hareket ettik. Ablam ve ben annemin hiç bitmeyen telkinleriyle, iyi bir ev hanımı olmak için büyütüldük. Meslek sahibi olmak, okumak, hayata karışmak hep ikinci plandaydı. Namusumuzla gelin edilmek için, anne babamıza emanet edilmiş iyi saklanması gereken hediye paketleriydik. Kocalarımız gelip bizi alasıya kadar sevmemiz, sevilmemiz bu ve benzer şeyleri düşünmemiz bile yasaktı, ayıptı, günahtı! Babam sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkar ve annem yatsı namazını bitirmek üzereyken eve gelirdi. Çok konuşmaz, pek gülmez, çokça yorgun ve genellikle umursamaz görünürdü. Omuzları fena halde düşük, kısa boylu, pos bıyıklı, saçlarının neredeyse tamamı dökük, zayıflıktan kemikleri sayılan babam mutlu muydu acaba? O ne istemişti, hayat ona neler sunmuştu? Babalar gününde süveter örmek istemiştim de, ne renk olsun diye sorduğumda;

‘’Ben renkten ne anlarım kızım, bildiğin gibi yap’’ demişti.

Babam gerçekten renklerden anlamıyor muydu? Yoksa hayat şartları, babama renkleri bile unutturmuş olabilir miydi? O yaşlarda insan kendinden başkasını düşünmeye hiç hevesli olmuyor. Nefti yeşilden ördüğüm süveteri iplikleri çıkana ve de sökülene kadar giymiş olması çok beğendiği için mi yoksa yeni bir giysiye para harcamayı kendine hak görmediği için miydi?  Sorsam da söylemezdi zaten. Kısa, devrik üç beş cümleyle neredeyse tüm hayatını geçirmeyi başarmış bir sürü babadan biri işte. Evinde kahvaltı etmemiş kendi gibi yalınız ve yorgun birçoğu inşaat işçisi adamlara mercimekten tasarruf etmek için içine bol un kavurduğu çorbalarından içirdi yıllarca. Pilav üstü kuru cümlesini aynı gün içinde pek çok kere tekrar edip, evinde fasulyenin kokusuna bile tahammülü kalmaması yine de evinde rahat ettiğini gösterir mi bize? Sabah üç beş zeytin ve bayat ekmekle ettiği kahvaltıyı saymazsak evde yemek de yemezdi zaten. İşten gelince terliğini uzatır ‘’hoş geldin ‘’ derdik. ‘’ hoş gördükkk ‘’ diye hafif gülümserdi. Tırnağımın ucu kadar mutluluk ışığı verdiği naçizane anlardı.

Annem ise; babasının evinden çeyiz yerine sanki hurafe getirmişti. O ve batıl inançları, her an gözleniyormuşuz hissiyle kesik kesik nefes almalarıyla yer etti tüm çocukluğuma ve gençliğime. Perşembe akşamı radyo açılmaz, televizyonun yanından bile geçilmez, sakız çiğneyen ölü eti çiğner, cuma günü tırnak kesilmez, kız kısmı pantolon giymez, şu günü ev süpürülmez, böyle yaparsak bereket kaçar, terlik ters dönerse evden cenaze çıkar, yatak açık kalırsa cinler girer, kıyafetlerini katlamazsan kaderin tersine döner… Hiçbir söylediğini mantıklı bulmasan da, yaşama şekli aklınla uyuşmasa da olduğu gibi kabul etmek ve sorgulamadan sevmek diye bir şey var. Saçlarımı tararken koklar, uzun uzun içine çeker, sonra da omzumdan öperdi ya annem işte o yeterdi. Aşırı kontrollü ve hep ayıplanacakmışız gibi yaşaması en çok kendine zarar verdi, bize ettikleri piyangoydu. Daha kırk yaşına gelmeden sahip olduğu hastalıkları, hep o takıntıların sonucuydu da söylesek de anlamaz zaten. Neredeyse bir çocuk bedeni kadar ufak tefek olan annemin elleri de küçüktü. Ama boya badana dâhil her işini kendi yapardı. Her sabah dip köşe temizlik yapmazsak evimize melekler gelmez, başımız beladan kurtulmaz derdi. Melekler gelir miydi bilmem de, şöyle uzun uzun bir sofra keyfinin mutluluğu bizim eve hiç gelmedi. Annemin en sevdiği sözcük ‘’hadi’’.

‘’Hadi yediyseniz çabuk kaldırın, gelen olur’’

‘’Hadi, geç oldu çabuk yatın, sabah gelen olur’’

‘’Hadi, oyalanmayın çabuk eve.’’

Neden koşturarak yaşıyoruz anne? Neden sabahın köründe gelsin birileri, devlet dairesi mi bizim ev? Neden aheste aheste bir sofra keyfimiz yok ve en önemlisi neden sohbet edemiyoruz biz yemek yerken? Bir yaz akşamı, taze çiçekleri koklayarak yürüsek mesela, bir gazoz içsek, dondurmasından yüzü kirlenen çocuğa gülsek ne olur?  Ergenliğinde verdiği cesaretle bir gün anneme;

‘’Fırsat versen de mutlu olsak’’ dedim cevabına hala gülerim.

‘’ Olmayıver, mutlu olup napcan?’’

Tüm bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda biran evvel evlenmek istemek ve evliliği çok matah bir şey gibi hayal etmek tur topu gibi yaşama sevinciydi. Biz de ona sığındık. Ablamla kendi aramızda bile konuşmadık bu konuları. Demek ki, birbirimize bile güvenmiyor muşuz! Lise bittikten kısa bir süre sonra ablam nişanlandı. Ben ticaret lisesine yeni başlamıştım. Ablam, sadece kız isteme merasiminde gördüğü biriyle evlenmeyi kabul etti ve ben dâhil bu kimseye tuhaf gelmedi. Tıknaz, bıyıklı, güler yüzlü bir oğlandı Necati Enişte. Babası bakkaldı, o da babasının yanında çalışıyordu. Nişandan sonra yarım saatliğine ablam ve beni dondurma yemeğe götürmesine izin vermişlerdi birkaç kez. Nasıl mutlu olmuştuk. İkisi de çok heyecanlıydı ve doğru dürüst hiç konuşmamışlardı ilk buluşmada. Zaten en fazla üç kez gittik, sonra evlendiler. Necatilerin ayrı bir ev açacak güçleri yokmuş, zaten daha askere de gitmediği için ailesi ile yaşamaya başladılar. Ablam kısa süre içinde hamile kaldı. Necati askerden döndükten kısa süre sonra babası öldü. Tüm bunlar sadece birkaç sene içinde oldu. Necati’nin de gülen gözleri babamın yüzüne benzemeye başladı. Zaten evlendikten sonra bir kızın kendi ailesiyle çok sıkı fıkı olması doğru değildi anneme göre. Ablamın nasıl olduğunu da o sebeple çok bilemedik. İyi değildi herhalde, iyi olanlar öyle bakmaz çünkü bunu geç de olsa nihayet öğrendik.

Benim evimde pijamayla akşama kadar gezmek, sofrada uzun uzun sohbet etmek, öğlene kadar uyumak ve daha birçok şey serbest olacaktı. Kendime söz vermiştim. Şahin’in annesi ve teyzesi beni görmeye geldiklerinde, kızla oğlan önce bir görüşsün dediler. Annem öce asla dese de, sonradan komşular araya girip düzen değişti diye ikna ettiler. Peşimize halamın kızını da taktı tabi ki annem. Şahin ona rüşvet verip başka masa da oturmaya ikna etti. Birlikte bir kuralı ihlal etme fikriyle kanım kaynadı. Ablam kadar çekingen ya da annem gibi kuralcı değildim. Liseden sonra hocalarında yönlendirmesiyle bankada çalışmaya başlamış, insanların bizden çokça farklı yaşadığına tanık olmuştum. İlk defa bir erkekle buluşuyor olmama rağmen Şahin’e nasıl bir evlilik istediğimi, kurallarımı iyice anlattım. Beni gülümseyerek dinledi. Onunda benzer şeyler istediğinden emin olduğuma göre, en önemlisi işi gereği başka bir şehre gideceğimize göre çok mutlu olacağımı kendi ufacık dünyamda garantilemiştim. Ben de ablam gibi söz ile düğün arasında toplamda on saat anca gördüğüm bir adam ile evlendim. Selam ile başlayıp, hasretle biten ve gerçeği yansıtmayan ama yine de yolu gözlenen mektupları saymazsak hiç tanımadığım bir adamla memleketin bir ucundan bir ucuna gidip şahane bir hayat yaşayacağımı sanmam hayalperestlik mi yoksa gençlik mi yoksa güzel olmasına duyulan amansız istek mi, gerçekten bilemiyorum.

Ülkede Körfez Savaşı konuşulmaya başladığında ben henüz birkaç aylık evliydim ve o zamana kadar her şey gerçekten de iyi gidiyordu. Hafta sonu için eşimin memleketimize gitme isteğini geri çevirmemiş ve yola koyulmuştuk. O günün akşamında annem, babam ve eşimin ailesi kayınvalidemlerin sofrasında buluştuk ve akşam yemeğine oturmak üzereyken, eşimin annesi hayatımın ortasına bir bomba gibi düşecek açıklamayı yaptı.

‘’Siz dönerken, biz de sizinle geleceğiz. Savaş çıkıyor, hep bir arada olalım yavrum.’’

Hızla başımı eşime doru çevirdim. Dizlerinin üzerinde pili bitmiş duvar saati vardı ve onunla uğraşıyordu. Kafasını bile kaldırmadan;

‘’Geliiiinnnn’’ dedi.

Anneme doğru döndüm, şaşkınlığımı anlamıştı ve durumu toparlaması gerektiğini hissetti galiba ki;

‘’Gidin tabi dünür, hem ev de kaloriferli kalırsınız yaza kadar, oğlunun gelininin gününü görürsün’’

Dedi ve gevrek gevrek güldü. Annemden aldığı cesaretle, fikrimin hiçbir önemi olmamasının da rahatlığı ile kayınvalidemin yüzüne yerleşen pişkin tavır bugün bile gözümün önündedir.

Uyumadan önce söylenmeye çalışsam da, Şahin beni dinlemedi ve arkasını dönüp uyudu. O akşam tutulan nutkum tam on sekiz yıl çözülmedi. Ertesi sabah hep birlikte yola çıktığımızda, bu serüvenin oğlum üniversiteyi kazanana kadar devam edeceğini bilseydim yaşayamazdım.

Aynı evin içinde kayınvalidem ve kayınpederim ile küs desen değil, mutlu desen hiç değil bir hayatı yıllarca sebepsiz sürdürdüm. Ne zaman çekirdek aileme ait hayallerimi dile getirecek olsam hep aynı yanıtı aldım.

‘’Ne yapabilirim, ailemi kapıya mı koyayım ?’’

Çok önceden senaryosu yazılmış bir oyunun, habersiz oyuncusuydum ben. Geçen yıllar içinde sadece delirmeden hayatta kalmaya çalıştım. Oğlum bile; ” ben babaannemi annemden daha çok seviyorum ” dedi çok kez, onu gönlümce sevebilme şansım olamamıştı oysa. Nefret ettiğim bamya yemeğinden bile kurtulamamıştım, daha ne kadar kötü olabilirdi hayat?

Bir akşamda üzerime çöken kara bulutlar, yine başka bir akşamda yön değiştirdi. Oğlumun sınavı kazandığını öğrendiğimiz günün sonunda, kayınvalidemler aniden memlekete dönmek istediklerini söylediler. Aynı gece eşim de boşanma kararı aldığını açıkladı. Benimle hiç mutlu olmamış, artık hayatını yaşamak onun da hakkıymış!

Hepsi apar topar girdikleri gibi çıkıp gitmişlerdi hayatımdan. Valizini alan uzaklaştı, ben ve tutuk nutkum bakakaldık arkalarından. Hayatı boyunca hep boyun eğmiş, sesi içine kaçmış kadınların kendilerini anımsamaları zaman alıyor. Sonrasında bir delilik hali geldi üzerime. Herkese ama herkese başıma gelenleri anlatmaya başladım. Bindiğim taksinin şoförüne, saçıma fön çeken kuaföre, uzak yakın demeden insanların yakasına yapışıp, yıllarım gitti, diyordum. Yüzüme attıkları ‘’ bana ne ‘’ bakışına hiç aldırmadan, içimde tuttuğum irini saçtım dünyaya. Konuşmaktan, ağlamaktan, dağınıklıktan hatta pislikten yorulana kadar serbest bıraktım kendimi. Bilerek yapmadım ancak yaptığım beni tedavi etti.

Hayatının kırk küsur yılını esir, iki yılını deli olarak geçirmiş bir emekli bankacı olarak kendime söyleyebileceğim tek şey; kim gücenirse gücensin, ben kendimi gücendirmem artık. Annemin kız kısmı diye ruhuma ördüğü çemberi yırtıp attığım günden beridir, var gücümle kendime sarılıyorum. Kim ne düşünürse, düşünüversin bir zahmet.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir