Nergis Yapı Kooperatifi

Fabrikada paydos zili çaldığında, her zamankinden farklı bir telaşı vardı Binnaz’ın. Heyecanını kimseye belli etmeden çıkarttı önlüğünü, alelacele kilitledi dolabını, kolundaki saatine baktı, daha Ali’nin gelmesine yarım saat vardı. Yokuş aşağı inmeye karar verdi, yolda yakalardı nasıl olsa. Tekrar tekrar baktı saatine, bugün kim bilir kaçıncı kez bakıyordu? Bir vesvese çöktü içine, kızlar anlamış mıdır halinden? Sonra, nereden bilecekler diye kovdu aklındakini. Uzaktan Ali’nin kan ter içinde yokuşu tırmanır halini gördü, içi acıdı. Hiç uyumadı fukara diye kederlendi. Az biraz yaklaşınca mavi dosyayı seçti gözleri hemen. Tam orta yolda karşı karşıya geldiler. Önce bir etrafa göz gezdirdi Binnaz, usulca kulağına eğilip, ‘’ oldu mu? ‘’diye soruverdi. Aynı gizlilik hassasiyetiyle cevap verdi Ali; ‘’ oldu tabi, oldu ya’’.  Nergis Yapı Kooperatifindeki evin ilk tuğlası o gün konmasa da, ilk imzası o gün atılmıştı işte.

Kol kola yokuştan inmeye çalışırken, Ali ve Binnaz’ın içi içine sığmıyordu. Nihayetinde, gencecik yaşlarında hiç kimseden yardım almadan ev bark sahibi olacaklar, kira derdi çekmeden kendi düzenlerine kavuşacaklardı. Şimdilik kimseler duymasın diye sık sık birbirlerine tembih ediyorlar, nazara geliriz diye telkinde bulunuyorlardı. Çok akıllı davranmışlardı çok, bu ev bittikten sonra hemen yenisine yazılalım diyordu Ali, gençken çalışıp biriktirmek lazım diye ekliyordu.

Ülke, Özal’lı yıllara yenice geçiş yapmış, memura çokça zam verilmişti. Ali yıllardır sevdalı olduğu mahallenin en güzel kızı Binnaz’a, bu sayede açılabilmişti, ya değilse ne mümkün. Ali dediğin, hem öksüz, hem yetim bir gariban oğlancık. Binnaz öyle miydi ama! Babası kömür tüccarı Konyalı Mehmet Emin Bey. Hali vakti pek yerinde. Bir evin, bir tanecik kızı.

Ali bir pazartesi akşamı, mahallenin hatırı sayılan bir abisini de yanına alarak, kahvede çayını yudumlayan Mehmet Emin Bey’in masasına oturmak için müsaade istedi. Adam, yarı gönüllü, yarı gönülsüz buyur etti. O esnada, kahvehanenin televizyonunda, Mehmet Ali Birand İran Irak savaşını anlatıyordur tok sesiyle. Bunlar ne zaman konuya girmeye çalışsa, Birand biraz daha coşkuyla ses yükseltince, bizim Ali renkten renge giriyor, ne yapacağını bilemeden kıvranıyordu. Zaten bunlarla konuşmaya pek de hevesli olmayan Mehmet Emin Bey tam toparlanıp, ‘’ hayırlı akşamlar Ağalar’’ dediği an da bizim oğlana bir cesaret geldi; ’’hele iki dakika otur, Mehmet Emin Amca’’ deyiverdi. Dedi demesine ama gerisini getirmekteydi mesele.  Sandalyenin ucuna lütfen oturan adam, ne diyeceksen de hadi der gibi baktı Ali’nin yüzüne. Ecel terleri dökerek de olsa, hayırlı bir iş ziyaretinize gelmek istiyoruz dedi nihayet Ali. Mehmet Emin Bey; her daim asık suratlı, çatık kaşlı, sert görünümlü bir adam olsa da, kendinden hiç beklenmedik bir yanıt verir Ali’ye. ‘’ Ne kıvranıyorsun oğlum, efendi adamsın, işin gücün yerinde, hiçbir kötülüğüne kimse şahit olmamışız, yine de kızım bilir ama buyur yarın bekleriz’’ dedi. O gece, sevinçten gözüne uykular girmedi Ali’nin, sabahı zor etti. Birkaç ay içinde de,  yıllarca yolunu gözlediği Binnaz’a şükür ki kavuştu.

Mehmet Emin Bey önceleri Binnaz’ın fabrikada çalışma isteğine şiddetle karşı çıktı. Kocası ne kadar getiriyorsa, o kadarına rıza göstermesi için baskı yaptı. Ancak Binnaz’ın ‘’dünyanın bin bir türlü hali var baba. Benimde emekliliğim olsa kötü mü olur?’’ deyişinden etkilendi. Zira İstanbul’da kömür ticareti yavaş yavaş mafyacılık oynayanların eline geçmeye başlamıştı ve işler hiç iyi gitmemekteydi.

Artık, Binnaz ile Ali’nin evlerinde konuşulan tek şey kooperatifti. Üç yıl sonra evi teslim alıncaya kadar çocuk sahibi olmayacaklardı. Belki evin geri ödemesi olur, toplu para isterler diye, Ali geceleri takside çalışmaya başlayalı birkaç ay olmuştu bile.  Binnaz’da gündüz fabrikada çalışıyor, akşam eve gelince kumaş boyayarak, çeyizlik işler yapıyordu. Bekarken kendi çeyizlerini hazırlamak için gittiği kumaş boyama kursu, şimdi ona mis gibi gelir kaynağı olmuştu. Ali çok haklıydı, eğer bir süre daha dişlerini sıkarlarsa hiç sıkıntı çekmeden geleceklerini garanti altına alabilirlerdi. Çok yoruluyorlardı, ama illa ki değerdi.

İlk kooperatif toplantısına giderken, bayram çocukları gibi heyecanlandılar. Bir hafta önceden giyecekleri kıyafetleri seçtiler. Binnaz sıklamen rengi, kruvaze bir elbise giydi, saçlarını önden hafifçe krepe yaparak kabarttı, az topuklu pabuçlarıyla kocasının koluna girdi. Ali de, kravatını düzeltip, biraz tıraş losyonu sıktı. Bir saate yakın yol yürüdüler, iki taşıt değiştirdiler. Nihayet ulaştıkları toplantıda, konuşulanlardan pek bir şey de anlamadılar, tek anladıkları onlara bir servet gibi görünen birikmişlerinin tamamını ilk toplu ödeme olarak yatırmaları gerektiğiydi. İlk duydukları an, birbirlerine pek belli etmeseler de canları sıkıldı. Yapacak bir şey yoktu, ev bark sahibi olmak kolay değildi.

Üç yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Bu sürede üç kez müteahhit değişmiş, iki kez yönetim fes edilip, yeniden kurulmuş. Beş kez ara toplu ödeme talep edilip, sekiz kere toplantı yapılmış. Üçüncü seferden sonra, toplantılara Binnaz gitmemiş. Ali gitmiş ama kravat takmamış. Teslim alıp, çoluk çocuk oturmayı hayal ettikleri evin iki katı anca çıkmış. Bu arada mahallede bir dedikodu almış yürümüş. Ali zürriyetsizmiş, çocuğu olmuyormuş diye dolanmış herkesin diline. Başka bir söylentiye göre de, kumar oynuyormuş Binnaz’ı da gece gündüz çalıştırıp gün göstermiyormuş. Kimilerine göre de;  Binnaz’ın istekleri hiç bitmiyormuş da, Ali’ye gece de çalışmazsan bırakır giderim seni diyesiymiş. İşin iç yüzünü bilen Mehmet Emin Bey ve eşi Nedret Hanım bile kulaklarına gelen bu laflardan çok yorulunca, artık torun sevmek istiyoruz deyip genç çifti zorlamaya başlamışlar.

İlk bebek dünyaya geldiğinde, kooperatif beşinci yılını doldurmak üzereymiş ve henüz üçüncü kat yenice çıkmış. Yeni doğum yapan Binnaz kız mecburen fabrikayı bırakmış, Ali hem gece hem gündüz kendini paralarken Mehmet Emin Bey’de çocukları için pek çok kez istenen toplu ödemelere destek vermiş.

Ülkenin çoklu kanallara geçtiği yıllarda, artık televizyonların mutlaka bir kumandası varmış. Brezilya dizilerinin çok popüler olduğu o zamanlarda, Binnaz’ın en sevdiği pembe dizi; Yalan Rüzgarıymış. Her akşam haber öncesi yayınlanan; Çarkı Feleği Tarık Tarcan’ın sunduğu zamanlarda, Binnaz’da boyadığı çeyizlik örtülerle aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışıyormuş. Ev bitmeden asla diye karar almalarına rağmen, ikinci bebek yola çıkınca, Ali’nin televizyon izlemek şöyle dursun, uyumaya vakti kalmamış.

Susurluk davası patlamış.  Deniz Baykal yıllar yılı muhalefetin bayrağını taşımış. Özal ölmüş. Demirel cumhurbaşkanı olmuş. Tansu Çiller Samsunu büyükşehir yapalım mı gafıyla tarihe geçmiş. Refah Partisi yükselişe geçmiş. Moda değişmiş, sokak isimleri değişmiş, teknoloji gelişmiş, cep telefonları çıkmış, ilk doğan oğlan, ortaokulu bitirmeye yüz tutmuş ama kooperatif bir türlü bitmemiştir.

Binnaz ile Ali’nin üç sene diye çıktıkları yol tam tamına on yedi yıl sürmüş. Teslim aldıklarında, evlerinde hala şantiye elektriği varmış ve her yağmurda diz kapaklarına kadar çamura batarlarmış. Çevre düzenlemesinin yapılması içinde, iki yıl daha beklemişlerde, evlerinin önüne asfalt dökülmüş.

Çok çalıştıkları ve de az harcadıkları bu uzun yolun sonunda, uğrunda neredeyse gençlikleri tükense de, onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Binnaz ile Ali heybelerinde bolca yılgınlık ve yorgunlukla yaşayıp yaşlanmışlar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir