Cilveli Selanik

Ayağının altında dolanan kediyi ittirip, etrafı seyre koyulduğunda, saat üçe çeyrek vardı. Bu kadar erken geldiği için hayıflandı.

‘’ Hevesli gibi ‘’

  diye söylendi kendi kendine. Gelip geçen kızların popolarına baktı, ikinci bardak çayını söyledi, hafifçe geğirdi. Nihayet uzaktan göründü Mine. Buradayım der gibi, elini kaldırdı. Aklı sıra kendini ağırdan satacak haspam dedi, sadece kendi duyabileceği bir ses tonuyla. Gülümseyip el sıkıştılar. Hal hatır sorduktan sonra, sert sayılabilecek bir ses tonuyla;

-geç kaldın dedi Sinan.

 Mahcup bir şekilde özür diledi kız; taksi bulamadım diye ekledi.

Kızın hatasını yüzüne vurmak rahatlattı Sinan’ı. Topu ilk dakikadan fileyle buluşturmuş golcü gibi gerinerek arkasına yaslandı. Ben yemem bu numaraları kızım, geç gelip bekletince daha kıymetli mi olacaksın? Diye düşünüp bir hamle daha yaptı.

-Neredeyse gidecektim ben de dedi. Mine mahcubiyetini hızla sıyırıp attı yüzünden, bakışları kesinleşti birden.

 – İşin varsa, sonrada görüşürüz, seni isteyerek bekletmedim diye sivriltti sözlerini.

 Blöf yerini bulmamıştı, mecburen alttan aldı Sinan. Zaten ilk buluşma için biraz fazlaydı bu tavır. Pişman olmadı ama ortamı yumuşattı.

Tam masanın altında sırnaşan kediyi tekmelemek üzere kaldırmıştı ki ayağını, kız tiz bir sesle, çocuk gibi konuşmaya çalışarak

 -Ah nasıl tatlısın sen öyle, bebeğim, balım diye hayvana methiyeler dizmeye başladı. Nefret ederdi kedilerden Sinan. Ama tabi ki belli etmedi! Sokak hayvanlarına yapılan zulümden bahsetti kız, her gün hayvanlar için su ve mama bıraktığı köşeleri anlattı. Sinan onu çok takdir etti. Hatta bundan sonra kendi de mama verecekti hayvanlara, sanki bu konu çok ilgisini çekmiş gibi sorular sordu. Kız çok mutlu oldu. Bu kadar duyarlı olduğunu bilmiyordum dediğinde, Sinan gerçekten duyarlı olduğuna bir an kendi de inandı. Ama Allahtan bu his çabuk geçti. Kedi köpek muhabbetinden içi fazlasıyla sıkılmıştı. Bunaldığını belli etmeden konu değiştirmek istiyordu ama anlatacak bir şey bulamadı. Arka masada oturan adamın gazetesine ilişti gözü. ‘’ Derbiye son iki gün’’ yazıyordu. Bir saniyelik belli belirsiz bir gülümseme belirdi yüzünde. Pazar akşamı takımının derbi maçı vardı. Maçı Akif ve Osman’la kahvede izleriz. Sonrada bizim tepeye çıkıp soğuk biralarla kutlarız galibiyeti diye geçiyordu ki içinden, birden gerçek dünyaya döndü. Hala aynı mevzuyu ısıtıyordu hatun. Kızın sözünün bitmesini bile beklemeden

-Hangi takımlısın? diye sordu. Kız bir an duraksadı. Sinan, damdan düşer gibi sorduğunu fark etti. Hiç önemli değildi kızın ne düşündüğü, aldırmadı bu hızlı geçişe, kırk dakikadır kedileri anlatıyordu.  Futbolun kaç kişiyle oynandığını bilmezdi Mine. Ama şimdi ne desin? Galatasaray diye kaçı verdi ağzından. Aldığı yanıt çok mutlu etmişti bizim oğlanı. Sinan tam buradan tutturup, iki saat konuşmaya hazırlanıyordu ki; telefonu çaldı. Kız derin bir nefes aldı. Bu konuda çalışması gerekiyordu. Belli ki; adam futbol seviyor diye düşündü.

Arayan Sinan’ın annesiydi, uzaklaşarak konuştu;

 -Bir şişe kolonya al gel, teyzenle beni Nesibe Hanımlara bırak. Kadın ameliyat olmuş, en çok yarım saatte burada ol demişti kadın. Sinan olmaz bile diyemeden kapandı telefon. Zaten genellikle annesi karşı tarafı dinlemezdi, bu sebeple hiç şaşırmadı Sinan.  Mine’nin yanına dönünce üzgün ve endişeli bir ses tonuyla;

-Çocukluk arkadaşım kaza yapmış, çok acil gitmem lazım dedi. Kız da endişendi tabi ya da çok endişelenmiş gibi yaptı. Bana da haber ver, dediğinde Sinan akşam ararım dedi. İlk buluşma böylece bitti.

Günün kalan zamanını annesinin ve teyzesinin isteklerini yerine getirerek geçirdi Sinan. Ama sık sık yazıştılar Mineyle. Olmayan kazanın raporunu döktü Sinan tüm ayrıntılarıyla. Birbirleri hakkında hiçbir fikri olmayan iki insana yarenlik sebebi oldu bu gerçekte olmayan olay. Neredeyse annesine teşekkür edecekti oğlan.’’ Düşünceli kız, zor zamanda destek olmayı biliyor’’ diye için için sevindiği sıralarda, Mine kız arkadaş grubuna, biraz eril bir tavrı var ama yontarım ben onu yazıyordu. Sinan’a ise;  ‘’ aklım hep sende canım, beni habersiz bırakma. Bak kaç saattir hastanedesin, bir şeyler yemeyi unutma yazdı. Sinan bir yandan Mine’nin yazdıklarını okurken diğer yandan ‘’boyu biraz kısa, kalçası da etli butlu. Bu var ya bir doğum yapsın, eni boyuna birleşir’’ diye Mine’nin kusur analizini çıkarıyordu iç sesiyle. Ama mesaja cevaben; ‘’ bu arada bugün çok güzeldin, söylemeye fırsat bulamadım’’ demekten geri durmadı.

İkisi de gece uykuya dalarken; ’’ nikahıma alacak değilim ya, biraz gezer tozarım ‘’ diye düşündüler.

Mine , Galatasaray’ın ilk on birini ezberledi. Kendine bir forma aldı, derbi akşamları var gücüyle bağırmayı öğrendi. Sinan, Mine’nin yanındayken kedi köpek tekmelemedi hatta ara sıra mama bile aldı. Bazı akşamlar, sevdiği kızla hazin bir sonla ayrılan fotoğrafçı Mehmet abisinin yanına gitti. Dükkânın arkasına çilingir sofrası kurdular, Müslüm Gürses kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde diye var gücüyle haykırırken, Sinan da efkârlanmak istedi. Mine’yi kaybettiğini düşündü ama Mine efkâra yetmedi.

 Hiçbir kadını, uğrunda ağlayacak kadar sevememiş olmak, son dublenin son yudumunda dert oldurdu Sinan’ın böyle akşamlarına ama bunu kimse bilmezdi. Mine’de onu aldatıp, başkasıyla evlenen ilk aşkını hatırlayınca ’’Sevmesem de alışırım’’ dinliyordu zaten. Ama yan yana gelince, en fiyakalı maskelerini takıp ;

  • Aşkımmm, çok özledim ama seni ben demek daha kolay geliyordu ikisine de!

Yaklaşık iki yıl süren sevgililik tecrübelerine;  sayısız ayrılık ve geri dönüş sığdırdılar. Her ayrılıkta; ben daha iyisini hak ediyorum dedi iki tarafta, aslında birbirlerini sevmediklerinin farkına da çok kez vardırlar lakin alışkanlık ve yalnızlık pas gibi oturunca hayatlarına soluğu birbirlerinin yanında aldılar. Sinan kitap okur gibi, Mine yemek yapmaya bayılır gibi yaptı bu iki yılda. Ama karanlıktan korktuğunu hiç söylemedi Sinan’a. Babası ile annesinin bitmeyen kavgalarını, tüm çocukluğu boyunca kendini ailesinin sırtındaki yük gibi hissettiğini ve daha bir sürü yarasını sakladı sözde sevgilisinden. Sinan için de durum hiç farklı değildi. Son sözü hep annesinin söylediği hayatından çok sıkıldığını, maddi olarak bağımsız bir işi olmadığı için yaşadığı yorgunluğu anlatmadı Mine’ye.

Otuz yaşından önce evlenmesi gerektiğine her şeyden çok inanan Mine ile aman kadın milletinin nasıl olsa hepsi aynı diye düşünen Sinan çiçekli, böcekli, tek taşlı, şampanya patlatmalı bir organizasyonla evlenmeye karar verdiler. Sürekli yenisi düzenlenen bir turnuva gibi sürekli birbirlerini yenmeye çalıştılar. Hissetmedikleri kıskançlık krizleri çıkarıp kavga ettiler. Birbirlerine yüksek etiketli hediyeler alıp, sevgilerini ispatlamaya çalıştılar. Bir gece bile sabaha kadar sohbet etmeden, üşümesin diye biri diğerinin üzerini örtmeden, aynı şey için hiç birlikte ağlamadan ya da gülmeden, bir kitapta aynı cümlenin altını çizmeden, aslında hiç tanışmadan ve anlaşmadan evlendiler.  Evlilik hazırlıkları sırasında da çok kez ayrıldılar aslında. Sebep kimi zaman Sinan’ın annesiyken, çoğu zamanda her konuda farklı olan tercihleriydi. Ancak ne var ki; Mine gelinlik giymek istiyordu, Sinan’da bu kadar uğraştık, kiminle olsan yürünecek yol bu diye düşünüyordu. Nikâh memurunun sorusuna evet diyerek, hayata karşı olmayan inançlarını perçinlediler.

Evlilik aktinin üzerinden çok geçmesine gerek kalmadı mutsuzluğu hissetmek için. Zira çürük diş gibiydi ilişkileri, illa ki çok sızlayacaktı, hatta apse yapacaktı da antibiyotik bile kar etmeyecekti. Farklı odalardaki televizyonlardan farklı şeyleri izlediler, birbirlerinin ailelerine gıcık oldular, çocukları falan da oldu da öyle çok çok sevinemediler. Mine kocasına ‘’öküz’’ diye isim taktı. Sinan ise;’’ lanet karı’’  diyordu sık sık. Hayatıma girdiğin güne tüküreyim diye veryansın ediyordu . Hayatın bir yerinde, en olmadık yere yapışmış çiklet gibi bir arada ama iğrenerek yaşadılar.

 Sinan haftada bir gittiği Mehmet Abi’nin çilingir sofrasına her gün oturmaya başladı. Artık içmek için çok geçerli bir mutsuzluk sebebi vardı. Mine sakinleşmek ve mutsuzluğunu unutmak için örgü örmeye başladı. Renkli atılar örerken, kayıpların bulunduğu sabah kuşağını izler oldu. En sevdiği model; cilveli selanik. İpi üç düz bir ters çevirirken, hayatındaki tüm doğruları, tek hatayla nasıl harcadığını anlıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir