Biz ikimiz bal ile tuz, buz ile güneş kadar zıttık. Öyle bir zıtlık ki, okullar da tezat kavramını işleyen öğretmenler bizi emsal gösterse tek örnekle işin içinden çıkıverirdi.
Bu kadar aykırılığın içinde tek bir aynı yanımız vardı. İkimizde çok bahtsızdık. Bakın bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösteriyor ya bizim tek aynılığımız kara bahtımızdı.
O da ben de elimizi hangi işe atsak itina ile kururdu. Biz de bireysel olarak bela çekebilme endüstrimizi kuvvetlendirmek için el ele verdik.
Biz birbirimize tabi ki hiç iyi gelmedik, bela yağmur gibi yağdı üzerimize. Öyle şeyler oldu ki, bazıları toplumsal boyutta ulaştı. Böylesi filmlerde bile olmaz sanırsınız.
Ama biz demiri ateşle dövdük, ateşi suyla sınadık. Benim yüreğim demir oldu, oysa şırça köşkümde pamuktu. Onun sözleri bazen alev, bazen su.
İmkansızdı… Ve bazı ağzı kocaman ve kötü kokan kadınlar na-mümkün diye def çaldı beynimize!
Mümkünlük de bir istikbal meselesiydi artık, o kadar çok secde ettim ki sebebine…
Aşkın adı; sen diye yazıldı kaderime…
Mevzu bahis engelleri aşmaksa, birçok dalda altın madalya ile dönebilirdik eve. Engelli atlamalar ve hayatın çarkına doğru koşmalar bizim işimizdi. Duvara, taşa çarpa çarpa dizimiz, dirseğimiz ve yüreğimiz bin parça oldu. Para ve şans bizi sevmedikçe ben seni daha çok sevdim, kader yok dedikçe var dedim. Olmaz dedikçe olur dedim. Ben hep hadi en baştan dedim. Anneannem de hep ‘’ hadi ‘’ derdi.
Hadi yatın, hadi yemek hazır, Hadi ekmek yapacağız, hadi reçel kaynatacağız… Annem ‘’hadi’’ lafını duyunca deli çıkardı. Çünkü hadi’nin masum durduğuna bakmayın, diktedir aslına, mecbur tutar adamı. Ben sana mecburiyet gibi baştan dedikçe sen yorulmuşsun koşmaktan ben ne bileyim. Kalıbına bakınca, sağlam koşarsın sandım.
O malum gece!!! Elim bulaşıktan yeni çıkmış, daha çamaşır suyu kokusu burnumun ucundaydı. Hatta sen konuşalım dediğin için acele edip, tezgahı yarım yamalak silmiştim.
Oturdum karşına, acelen vardı. Tabakhaneye bir şey mi yetiştirecektin artık, bilemiyorum. Akşam değil de sabah konuşsaydın da, kargaların kahvaltısına takardım bu sefer gerçi! Çünkü, senin acele ettiğine, ben çok hazırlıksızdım.
O kadar hazırlıksızdım ki, hani daha yataktan kalkmadan kapı çalarda, pijamayla açamazsın, açmasan da olmaz, elin ayağın birbirine dolanır ya işte öyle.
Hani en olmadık yerde çocuğun çişi gelir de, tuvalet bulamazsın, aman evladım biraz sabret demenin bir faydası olmaz ya
Bahara aldanıp, incecik giyinirsin, nisan yağmuru bir bastırır ıslanır, sıpaya dönersin ya…
İşte ben, o kadar hazırlıksızdım ayrılığa!
Ben daha yaşayacaklarımız var sanıyordum çünkü, daha görecek günlerimiz, gidilecek yerlerimiz, gülünecek anılarımızın hayali vardı.
Ben seninle yaşlanacağımı, senin yanında öleceğimi sanıyordum. Hata ben ölümü bile, senden önce diliyordum.
Biz seninle hiç karda yürümedik, biz seninle hiç halay çekmedik, eşli okey oynamadık, denizde öpüşmedik, bir kitabın aynı cümlelerinin altını çizmedik, maça gitmedik, en sevdiğim rengi bildiğinden bile emin değilim.
Hayatımız çok güzel değildi, ama ben bir gün çok güzel olacak sanıyordum.
Sanıdığım yanıldığıma yetmişte, artmış bile. Anlayışıma bin Maşallah çekip, kendimi de inzivalara çekerken heveslerimi koydum önüme. Burnumun ucunda o malum geceden kalan pis çamaşır suyu kokusu. Acıların da kokusu, rengi vardır. Sen savdıkça çakılır ya ruhuna ruhuna işte öyle.
Haklıydın, hayat sanmaktan ibaret değildi. Bir mucize olsun diye dilenen ‘’mucize ‘’ yolunu çoktan kaybetmiş, belli ki, ikametgahla ilgili bir sorun var. Bulamıyor bizi. Sebebin sonuca etkisi yok bu saatten sonra. Ancak hiçbir sebep de, ayrılığa mücbir sebep diye sunulamaz bence ölmedikten sonra…

