Her akşam yemekten sonra çayımı alır odama çekilirim. Penceremi açar,sigaramı yakarım. O akşamda, her şey her zaman olduğu gibiydi. Pencereye yanaştım, koku içeri gitmesin diye hafifçe sarktım. İlk nefesi çektikten hemen sonra, sesleri duymaya başladım. Hafifçe sağa sola bakındım, ses aşağıdan geliyordu. O da camın önünde sigara içiyordu, ses tonu çok yumuşaktı. Anlattıkları çok ilgimi çekti. Bir adam hakkında, başka bir kadınla konuşuyordu. Adının Erhan olduğunu duyduğum adam, üniversite mezunu ama işsiz, sabaha kadar oturup, öğleden sonra uyanan gittiği bütün iş görüşmelerinden biz sizi ararız yanıtıyla dönen, ama hiç aranmayan, eline geçen her parayı alkole sıvayan ve alkollüyken intihara meyilli bir hal alan bir baba yiğit. Aaa aynı ben! Cümlelerini vurgulaya vurgulaya uzatan bu hanım kızımıza göre ise Erhan tam bir zavallı, asalak bir pislik. Utanmasa ölsün Erhan, cenaze namazını bile kılmayın diyecek. Öyle bir tiksiniyor Erhan’dan. Rüzgar tenime inceden değerken, kendimi camdan alamıyordum. İçimden kıza aşağılık orospu, iş vardı da Erhan mı çalışmadı diye saydırırken, baktım ikinci sigarasını yaktı, ben de yaktım. Bizim ki anlatmaya devam ediyor; bak Merve Ablacım, ben kendine acıyan, karşılaştığı tüm sorunlarda başkalarını suçlayan ve kendi gerçeğinden koşarak kaçan bu adam için gereğinden fazla taviz verdim. Erhan; benimle ya da bensiz parasız, başarısız ve mutsuz olmaya mahkum. Dedi ve kapattı camı. Kalakaldım… Odanın içinde bir aşağı bir yukarı volta attım. Öfkeden duvara yumruk attım, annem geldi hemen, babam akıllı dursun demiş. İş görüşmem olumsuz sonuçlandı anne dedim, oysaki, son bir aydır hiç başvuru yapmamıştım. Biraz hava almam gerektiğini söyledim, annem kıyamayıp elli lira verdi. Hemen dışarı attım kendimi. Asansöre binmedim. Bir kat aşağı inip, kızın kapısının önünde durdum. Bildiğim bütün küfürleri, duyulmayacak bir ses tonuyla sıraladım. O an kapıyı açsa, onu oracıkta öldürebilirdim.
Koşar adım ilk bulduğum tekel bayiden, paramın yettiği kadar bira aldım, yüzünü bile görmediğim bir kadın beni tepe taklak etmişti. Bir ağacın altına oturdum, kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Kesin çirkin, paragöz muşmula suratlı bir fahişedir. Ayrıca kesin Erhan bunun kıçına tekmeyi koymuştur. Bu tipsizde ben Erhan’ı istemiyorum havalarındadır. Canım Erhan, kardeşim benim. Bira kutularını ardı ardına kafaya dikerken, kulağımda hep son cümle yankılanıyordu. Erhan; parasız, başarısız ve mutsuz olmaya mahkum. Artık iyice sarhoş olmuşken, evin yolunu tuttum. Kapının deliği zar zor bulup, odama yöneldiğimde annem ve babam uyumuştu. Yatağa doğru yıkıldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Uyandığımda, Erhan’ı ve aşağı komşumu çoktan unutmuştum. Sabah sigaramı içmek için cama yöneldiğimde aklımı ucuna geldi ama akşamki etkiyi yaratmadı.Çünkü; kendimi komşumun, çirkin, paragöz olduğuna çoktan inandırmıştım. Zaten camda değildi,inşallah bir daha asla sesini duymam diye diledim. Akşama doğru Zeynel Abiyle sözleştik. Gel sana çilingir sofrası kurayım dedi. Neşem çok yerindeydi. Durağa doğru yürüdüm. Otobüs beklerken, telefonla ağlayarak konuşan bir kız yaklaştı. Birine yalvarıyordu. Maalesef ki; bu onun sesiydi. Çirkin değildi, ufak tefekti. Masum görünüyordu, belki ağladığı için öyle hissettim. Gece sabaha kadar proje yazmış, sabah işe gitmiş. Öğleden sonra okula gitmiş. Projesi beğenilmemiş. Şimdi akşam çalıştığı bara gidiyormuş. Evet! Doğru anladınız, iki işte birden çalışıp, aynı zamanda okuyormuş. Bu kadar uğraşmasına rağmen, patronu olacak lavuk, bara geç kaldığı için kıza deli gibi bağırıyordu, bu işe çok ihtiyacım var, lütfen bir daha asla olmaz. Çok dikkat ederim ederim diye otobüs gelesiye kadar yalvardı. Otobüs gelince de, başını cama yaslayıp ağlamaya devam etti. Puşt Erhan’da yatsın evde. Şerefsiz köpek!
O akşam; Zeynel Abinin çilingir sofrasında; adını bilmediğim alt komşumun, gözyaşına, hayatta kalma savaşına ve titreyen dudağına içtim. Yıkılasıya kadar hem de…
Rezilliğin dibindeki kuyuda ışıksız yaşadığım hayatımda, cılız bir mum aydınlığıydı artık Çağla. Adını site yönetiminden öğrendim. Telefonunu öğrenmek için de; atletim onun balkonuna düştü, evde bulamıyorum diye istedim ama tabi ki vermediler. Otobüsteki göz yaşlarından sonra, hayatımdaki en önemli şey Çağla olmuştu. Tüm sosyal hesaplarını, okulunu, işyerlerini öğrendim. Bazı zamanlar kendimi sapık gibi hissetsem de, kendime engel olamıyordum. Onun hayatını incelemek o kadar vaktimi alıyordu ki, içki içmeye, kötü giden hayatıma dertlenmeye zaman bulamıyordum. Tahminime göre, Çağla günde en fazla dört saat uyuyordu. Okul ortalaması oldukça yüksekti. Asla okulu ekmiyor, bir de üstelik okuldaki bazı etkinliklere katılıyordu. Topladığım bilgiler ışığında hayran kaldığım bu kadının karşısına çıkabilecek yüzüm tabi ki yoktu. Zaten, onun da ikinci bir Erhan tanımak istemeyeceği kesindi.
Mühendistim. Mezun olalı dört yıl olmuştu. Bir gün bile çalışmamıştım. O paraya değmezdi. Ama artık bekleyecek vakit yoktu. Kısa zamanda, çocuk kıyafetleri satan, çok şubeli bir mağazada kasiyer olarak işe başladım. Orayı tercih etmemin sebebi; Çağla’nın da aynı avm’de çalışıyor olmasıydı. Artık bir işim vardı. Çağla için önemli olan mücadele etmekti. Gerekirse ben de ikinci bir bulurdum. Hem belki biraz para biriktirirsem, dil kursuna ya da sertifika kurslarına falan da giderdim. Çağla ile tanıştığımda, bu işlerde biraz birikim için çalışıyorum derim. Bunca yıl neden gitmedin derse ne diyeceğim diye, uykularım kaçıyordu.İşlerimi biraz toparlamadan onun karşısına çıkmamaya karar verdim. O öğrenci haliyle bir sürü kursa katılmış, ben dört yıldır öküz gibi yatıyorum.
Çocuk mağazasına başladıktan kısa bir süre sonra şef oldum. Maaşım asgari ücretin üzerine çıktı. İlk zamanlar ayaklarımın ağrısından uyumakta zorlanıyordum. Eve gelir gelmez, önce Çağla’nın sosyal hesaplarını yoklayıp, onun enerjisinin çok gerisinde olduğum için biraz daha hırslanıp uykuya yeniliyordum. Zamanla o tempoya alıştım, şimdi bir basamak daha ileriye yol alma zamanıydı. İkinci bir iş daha buldum. Gündüz avm’de çalışıyor, gece 23:00 ‘den sabah 7’ye kadar da bir otelde garsonluk yapıyordum. Uyumak, dinlenmek, banyo ve tüm kişisel ihtiyaçlarım için sadece dört saatim vardı. Dakikaların, hatta saniyelerin bile önem kazandığı bir hayatın içinde buldum kendimi. Kazandığım parayı harcayabileceğim vaktim yoktu zaten. Bir zaman sonra, avm’deki işimden ayrılıp bir mühendislik firmasında iş buldum. Hafta sonları dil kursuna gitmeye başladım. Mecburen oteldeki işimden de ayrıldım. Boş vakitlerimde, saatlik garsonluk, animasyon işleri yapmaya başladım. Üzerinden geçen zamanla artık Çağla’yı hiç merak etmediğimi, bunun için zaman bulamadığımı fark ettim. Firmada yükselmem zor olmadı. Ailem tüm bu çabam karşısında kayıtsız kalmadı ve araba almam için bana destek oldular. Sürekli kokuşturduğum, çok az uyuduğum, bacaklarımın ağrısından yorganı kemirdiğim zorlu bir iki yılın ardından artık Mühendis Emir Bey’dim. İşsiz, parasız ve başarısız değildim. Alkolik bir zavallı değildim. Peki, tüm bu başarı yolunun fitilini ateşleyen Çağla, ona ne oldu?
Bir akşam çok yorgun bir halde eve geldim, asansör bozuktu. Küfür ederek merdivenlerden çıkıyordum, bir de ne göreyim? Çağla’nın kapısı ardına kadar açık. O eve genç bir çift taşınıyor. Neler oluyor, Çağla nerede? Dedim. O kız altı önce taşınıp yurt dışına gitmiş dediler. Akıl alır gibi değil ama, onun karşısına çıkmak için kendimi paralarken, onun varlığını unutmuşum. Ama tüm hayatımı, bir kez bile konuşmadığım bir kadına borçluyum. O akşam ona uzun bir e-mail attım. Hiç farkında olmadan, dokunduğu hayatım için teşekkür ettim. Bütün bunların sadece bir daire uzaklıkta yaşandığına inanmakta zorlansa da, benim adıma sevindi. Ülkeye döndüğünde bir kahve içmek için sözleştik. Ara sıra nasıl gidiyor diye yazışıyoruz. O hal hatır sorduğu zaman, geldiğinde beni çok daha iyi bir yerde görmeli diye düşünüp, bir kez daha sıkı sıkı sarılıyorum hayata. Çağla…
Dünya’nın en güzel rengi…Ve en güzel kokusu…Baharla beraber gelen umut…Bilmem karşılaşır mıyız ?

