Altının Hikmeti

İnsanların yapmaktan hoşlanmadıkları işler vardır. Bu işler genellikle herkesin yapabildiği ama kimsenin yapmak istemediği türdendir. Niteliksiz başlığı altında, çok fazla sorumluluk ve emek gerekir. Kimse sesli dile getirmese de, bu işleri yapan da biraz kimsesizlik ve çaresizlik aranır. Bırakıp gitmeyelim diye. Bingo!!! Ben tam aradığınız insanım.

Güçlü kuvvetliyim. Öyle ki; genç bir kızken arkamdan çam yarması diye bağırarak dalga geçerlerdi. Ben gözden kaybolasıya kadar çocukların hep bir ağızdan tutturdukları bu melodi beni kıldan ince, kumdan ufak olacak kadar tüketirdi. Normalden farklı olanlar genellikle rahatsız eder insanları. Ben normalden farklıydım. Aşırı uzun boyum, kürek gibi ellerim, kocaman ayaklarımla kadın standartlarının çok dışında bir beden. Ancak fanusun içinde bir süs balığı kadar yalnız ve ürkek. Annem ben doğarken ölmüş, babam annemin acısına dayanamayıp canına kıymış. Tam kırk iki gün bana isim koymamışlar. Akıllarına gelmemiş. Sonra babaannem Gülümser olsun adı demiş. Güldüm mü peki?  Hayır! Ama çok ağladığım da söylenemez. Babaannem ile onun son nefesine kadar öyle böyle idare ettim Sonrası ise;  iri cüssem ve de bir bavula sığdırabildiğim eşyam ile yapabileceğim en iyi işi yapmaya karar verdim. Yatılı hasta bakıcılığı.

Birçok insan için korkunç bir tercih gibi görünebilir yaptığım iş. Ancak benim için öyle olmadı. Benim bedensel gücüme ihtiyaçları vardı. İşe yaradığını hissetmek herkese iyi gelir. Bana da iyi geldi. Bakımına yardımcı olduğum tüm hastalarla aramda çok özel bağlar oluştu. Onlara kitap okudum. İyileşince onları bekleyen hayatın hayalini kurduk birlikte. İnanır mısınız; insanlar ölmeden birkaç saat önce bile, on yıl sonrasına dair umut beslerler. Saçlarını okşayarak dua ettim hepsi içinde. Tiksinmedim, iğrenmedim. Kucağımda son nefesini verenler oldu, gözyaşı döktüm hem de hıçkıra hıçkıra… Ta ki; İkbal Hanıma Kadar!

İkbal Hanım; hayatının her döneminde hizmetçiler ile büyümüş, bir dediği iki edilmemiş, emir vermekten çok hoşlanan, kimseleri beğenmeyen biri. Onunla geçen ilk günün ardından, torununa; onunla ilgilenemeyeceğimi söyledim ama delikanlı o kadar yalvardı ki, dayanamadım. İdare edebildiğim yere kadar dedim. Suratına yerleştirdiği memnuniyetsizlik ifadesi, aşılmaz bir kale gibi. Onunla bir orta yol bulmak için çok uğraştım ama sıradan bir çalışandan daha ötesi olamayacağımı anladığımda, o da benim için sadece iş oldu. Aramızda hiçbir yakınlık yoktu. Sadece ihtiyaçlarını karşılamasına yardım ediyor, ilaçlarını veriyor ve gözüne çok görünmüyordum. Onun dünyasında iki önemli unsur vardı. Biri tek torunu olan, Teoman. Diğeri de sağ memesinin üzerinde taşıdığı ata lira altın. İkbal Hanım’ı anlamak çok zordu. Sayısız mücevheri, bankada mevduatı, birçok tapusu vardı. Ama onun aklı fikri sütyeninin içinde sakladığı altındaydı. İki kat peçeteye sardığı altını, yetmemiş gibi bir de minik bir poşetle geçirmişti. Banyo yaparken bile, elinde taşır asla bırakmazdı. Kızı, o altının, yüz görümlüğü olarak, babası tarafından takıldığını, o sebeple çok kıymetli olduğunu söylediğinde; vay be, ne çok sevmiş demek ki kocasını demiştim.

Bir gün olanlar oldu! Torunu ve kızıyla gittiği bir yemek dönüşü altının yerinde olmadığını fark etti. Aradık taradık ama nafile. Düşmüştü altın. Deliye döndü İkbal Hanım. Tansiyonu çıktı. Ağzı dili kurudu. Ne torunu, ne kızı sakinleştiremedi. O sert, nemrut kadın gitti bir anda, yerine oyuncağı elinden alınmış zavallı bir çocuk geldi. Bir yakınını kaybetmiş gibi ince ince yaşlar süzüldü gözünden. Torunu eski tarihli başka bir altını sarıp sarmalayıp getirmiş, ama inanır mı bizim ki? Yıktı ortalığı, çocuk mu avutuyorsunuz diye? Her uyandığı yeni günde daha çok acı çekiyordu sanki. Eli sürekli göğsünün üzerinde boş boş bakıyor, kafasını manasızca sallıyordu.

Bir sabah yatağını havalandırmak için kaldırdığımda, altının orada olduğu gördüm. Coşkuyla seslendim, hemen götürüp koydum avucuna. Titreyen yaşlı elleriyle sımsıkı sardı altını. Kokladı. İçini açıp baktığında, bir an göz göze geldik. Şaşkınlığım gözlerime yansımış ki; sırrı ortaya çıkmış gibi utangaç bir edayla başını öne eğdi. Altın yamuk yumuktu. Kenarları bir yere sürtülmüş gibi erimişti. Sonra anlatmaya başladı. İkbal Hanım gençliğinde mahallelerine yerleşen bir  Fransızca öğretmenine aşık olur. Tabi ki, öğretmen de ona. Bir yıla yakın mektuplaşırlar. Bizimki bir evin bir kızı. Ailesinin göz bebeği. Adam bir garip öğretmen. Babasını karşısına çıkmaya nasıl cesaret etsin. Ben seninle kalamam ama sen benimle gelebilirsin der adam ve tren garında onu bekleyeceğini söyler. Ama İkbal ailesini karşına almaya cesaret edemez ve sevdiği adamla gitmez. Kısa bir süre sonra hatırlı bir ailenin oğlu ile nişanlanmak zorunda kalır. Düğüne birkaç gün kala öğretmenin ve ailesinin bir yangında vefat ettiğini öğrenir. Üzerinden geçen bir ömür zamana rağmen anlatırken, hala ilk günkü acıyı çekiyor olması ne garipti. Düğün gecesi, yüzünü ilk defa gördüğü kocasına bedenini teslim ederken, İkbal Hanım o altını ihanetinin belgesi gibi asmış boynuna. Ve yıllarca, ben onunla gitseydim o ailesinin yanına dönemeyecekti, ben onunla gitseydim ölmeyecekti diye kazımış aklına. Kendinden nefret ettikçe, altını sürtmüş duvara. Eğmiş, bükmüş var gücüyle. Bir ömür gülmeden, yas tutarak ve ihanetimin sembolü dediği altını yanından bir an ayırmadan, bunu kimselere anlatamadan içi kurum bağlamış soba boruları gibi yaşamaya çalışmış. Yaşlı bedeninden buzları çözer gibi döktü zehrini İkbal Hanım. Ağladı hem de çok ağladı. Sımsıkı sarıldık. O gece ilk kez gülümseyerek uyudu İkbal Hanım, sabah öğretmene kavuşmuş olacak ki hala gülümsüyordu ama bu dünyada değil.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir