Sürekli huzursuz ve her an bir felaket haberi alacak gibi hissetmek! Sonra birden elinin ayağının buz gibi olması ve kalp atışlarını kontrol edememek. Sürekli bölük pörçük uyumak, her uyandığında sanki nefes alamıyor gibi hissetmek. Yediğin, içtiğin her lokmanın boğazından zorlukla geçmesi, yutkunma problemi. Bazı zamanlar günlerce yıkanmamak, saçını taramamak, dişlerini fırçalamamak, kronik bir yorgunluk. Yaklaşık on günde bir gelen toparlanma isteği sonucu duş almak, eser miktarda kişisel bakımla daha iyi hissetmek ama asla bunları dahi düzenli yapamamak. Gidilen hiçbir hekimden deva bulamamak. Verilen ilaçları düzenli kullanamamak.
Hayatımın son on yılını bir solukta özetledim işte. Kanıksamak. Evet! Tam olarak bu, bir zaman sonra yaşadığınız şeyi kanıksıyorsunuz. Başka bir hayatın mümkün olabileceğine dair inancınız yok oluyor. Hiç akıl sağlığıyla ilgili derdi olmamış insanlar, bunun derin bir acı sonrasında birden bire ortaya çıktığını düşünebilir. Ama öyle değildir. Süt taşarsa, ocak kirlenir mesela. Bu bir sebep sonuç ilişkisidir. İlla ki, benim yaşadıklarımın da bir sebebi vardır. Ancak sebep sonuç ilişkisiyle açıklanacak kadar aydınlık değil. Birden bire olan bir şey de değil. Hani böyle düzenli temizlik yapılmayan evlerin, bir süre sonra ayarı kaçar ve işin içinden çıkılmaz olur ya, işte tam olarak öyle. Sanki zihniniz yavaş yavaş ama düzenli olarak dağılıyor dağılıyor ve bir süre sonra isteseniz de müdahale edemez hale geliyorsunuz. Gittiğim bütün hekimler, ilk önce aynı soruyu sorarlar. Ne zamandır böyle hissediyorsunuz? Önceleri nasıl hissettiğimi tam olarak hatırlamıyorum ama geçen zamanla hep daha kötüye gittiğimin farkındaydım.
Kendim ile ilgili bir tek şeyi çözemiyorumdum ki, o da şu; artık kaygılanmama gerek yoktu! Çünkü hayatımda beni yargılayabilecek, cezalandırabilecek kimse kalmamıştı. Bir hata yaptığımda, anında onu telafi edecek bir yalan bulmak zorunda değilim. Başarısız olmak, terk edilmek, parasız kalmak gibi korkularım da yersizdi artık. Hayatımın en sağlam noktasındaydım. Ölebilecek herkes ölmüş, terk edebilecek olan etmişti ve üst düzey memur emeklisi babamdan bağlanan üç aylık ve merkezi konumdaki ev sayesinde artık ölesiye kadar güvendeydim. Orta yaş sayılırdım. Bunun da rahatlığı da cebimdeydi. Her akşam bir televizyon dizisi izleyip, yalnızlığımın tadını çıkarabilirdim. Gece geç saatlere kadar, Ortaköy’de denizi izlesem kime ne? Tek başıma tatile gitsem, her akşam yemeğin dibi tutsa, kırmızı ruj sürsem, kış ayazında sandalet giysem bana artık hiç kimse karışamaz. Özgürdüm. Ama öyle jolmuyordu! Bir sabah beyaz çamaşırlarımı kırmızı çorabımla birlikte makinaya attığımı ve boyandıklarını gördüğümde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Sanki bir yerlerden annem hortlayıp gelecek ve kocaman işaret parmağını gözüme sokar gibi sallayacak gibi hissetmekten kendimi alıkoyamadım. Kırmızı çorabın, beyazlara nasıl karıştığını açıklayacak bir bahane aradım ama yoktu. Bir gerekçe bulamamak beni daha da çıldırttı. Nice zaman sonra, kendimi bu açıklamaya ihtiyacım olmadığına inandırdım. Nabzım normale döndüğünde neredeyse akşam olmak üzereydi.
Annemin ölümüne hiç üzülmedim. Sadece ruhunun etrafımda gezinme ihtimalinden korkuyorum o kadar. Babamın ölümüne zaten üzülmedim, zaten kendisini pek tanımazdım. Sahi; nasıl bir adamdı benim babam? Cenazesinde çok önemli bir değeri kaybettik dediklerinde kahkaha atasım geldi. Ben yirmi yıl kendisiyle aynı evde bizzat yaşadım, bir değer göremedim de, siz benden farklı ne görmüş olabilirsiniz? Robot gibiydi. Sesi bile mekanikti sanki. Bir defa bile bir duygu belirtisine rastlamadım yüzünde. Ama yine de zararsızdı. O kadar yoktu ki, o kadar olur. O sebeple, ben babalarına sarılabilen kız çocuklarına hep hayretle bakarım. Ama annnem… Annemin elleri bana hep kocaman gelirdi. Sanki vücudundan bile büyük. Bir canavar gibi. Ne zaman bir deve dikeni çiçeği görsem, hep aklıma annemin elleri gelir. Kocaman elleriyle, küçücük çenemi sıkabildiği kadar sıkar ve gebertirim seni derdi. Bunu o kadar uzun süre yaptı ki, hala yüzüme dokunulmasından kaçınırım. Eğer ki, yaptığım hataya onun ölçülerinde mantıklı bir açıklama getirebilirsem, çenemi daha erken bırakırdı. Bu nedenle sürekli yalan üretmek zorundaydım. Her koşulda ve durumda bir suçlu olmalıydı. Ya ben, ya da bir başkası. Kırmızı şapkamı kaybettim çünkü onu biri çaldı. Yetmez, illa ki bir isim bulmak zorundayım. Ancak o zaman rahatlardı. Sürekli suçu olmayan sınıf arkadaşlarıma iftiralar atmak zorunda kalırdım. Evliliğimle birlikte sonuç hiç değişmedi ama boyutu bir hayli değişti. Aslında o adamla evlenmemi de annem istemişti. Ama kocamın tahammül edilmez bir manyak olduğunu dile getiremezdim. Çünkü annem şikayet edilmesinden hiç hoşlanmazdı. Ben de kusursuz bir evliliğim varmış gibi yaptım. Yıllar boyunca alkolik bir adamla, yaşadığım onca şiddette rağmen mutluculuk oynadım. Eşimin bütün taşkınlıklarını, ustaca örttüm. Onu makul bir insan gibi göstermek için, senaryolar ürettim. Beni sevmemesi ve sürekli aldatması bir zaman sonra zerrece üzmemeye başladı. Ama çevreye ne açıklama yapardım? Çevre değildi ki önemli olan aslında, anneme nasıl açıklardım aldatılmış olmamı? Hayatın bana yaptığı en büyük güzellik, çocuğumun olmaması. İlk yıllar, üzülmüştüm. Bir bebeğim olsa, onun kokusuyla hayata sımsıkı tutunurum gibi gelmişti. İyi ki de olmamış. Onu da koruyamazdım. Gece yarısı çalan telefonlarla yıllarca kocamı karakollardan topladım. İçip içip hadise çıkarırdı. En naif halimle, herkesi yatıştırır, olup bitene sebepler bulur ortalığı süt liman hale getirirdim. Annemin ölümünün ardından, boşanmak için bir gün bile beklemedim. Ama o boşandıktan sonra bile, başını derde soktuğunda beni aramaktan geri durmadı. Ve ben yılların alışkanlığı ile arkasını toparladım. Son çalan telefonla öldüğünü öğrendiğimde, tabi ki de hiç üzülmedim.
Kalpsiz değilim çok üzüldüğüm şeyler de oldu. Geceleri yorganın altında, kimseye belli etmeden çok ağladım. Üstelik çocuktum. Anneannem bu dünyadan gittiğinde, henüz üzülmenin nasıl bir şey olduğunu tam olarak bilmeyecek yaştaydım üstelik. Artık gelmeyecek, Allah onu yanına aldı dediklerinde de tam olarak neler olduğunu anlayamamıştım. Dokuz yaşındaydım. O zamana kadar hep anneannemle yaşamıştım. Annem ve babam yıllık izinlerinde bize konuk olan gelen tatsız yabancılardı benim için. Keşke hep öyle kalsalardı.
Bir gün beni okuldan almak için komşu Nilgün Teyze geldi. Öğretmeninim kulağına bir şeyler söyledi. Öğretmenim elini ağzına kapattı ve bana doğru acıyan gözlerle baktı. Sonra ikisi birden yanıma gelip çantamı topladılar, kötü bir şeyler olduğu anlamıştım. Nilgün Teyzenin elini tutup okuldan uzaklaşırken, sanırım ilk panik atağımı yaşıyordum. Hiç bir şey sormadım. Duyacaklarımdan korkuyordum. O da sessizce tıslıyordu. Ara sıra elimi gereğinden fazla sıkıyordu, ama bu durum bana acıdan çok yaklaşan felaket haberinin fenalığını hissettiriyordu. Eve vardığımızda, babamın kendi gibi kasvet kokan arabasının orada olduğunu fark ettim. Ev çok kalabalıktı. Bir zaman sonra annemi gördüm, yüzü allak bullaktı. Birileri ağlıyordu. O ara dayımı gördüm. Omzumdan tutup beni kendi çocuklarının yanına götürdü. Kuzenlerim tanımadığım üç beş çocukla anneannemle uyuduğumuz odadalardı. Çocuklardan iki tanesi yatağımızın üzerinde zıplıyordu.
‘’Çabuk inin oradan, anneannem çok kızar yatakta oynanmasına’’ dedim.
Kuzenim yüzüme biraz şaşkın, biraz üzgün bir bakış attı.
‘’Sana söylemediler mi?’’
‘’Neyi’’
‘’Babaannem öldü’’
Aslında kapıdan girdiğim an anlamıştım. Ama duymak başka bir şeydi. Ve ben duyduğumun ne demek olduğunu, beni nasıl acıtacağını bilmek istemiyordum.
‘’Tamam! Olabilir, inin yatağımızdan. Anneannem ölse de çok kızar. Yatakta oyun olmaz’’ diyebildim.
O gün hiç ağlamadım, kimseyle konuşmadım. Diğerleri de benimle konuşmadı. Gece olunca, yatağımızda anneannem yerine annemle yattığımızda anladım, neler olduğunu. Biz yatağa girince önce dua ederdik anneannemle. Sonra o bana masal anlatmaya başlardı. Bir varmış, iki yokmuş, üç çokmuş diye başlardı masallar. Genellikle sonunu dinleyemeden uyuyup kalırdım. Sırtımı anneanneme dayardım uyurken, cenin gibi kıvrılırdım. O da beni anne rahmi gibi sarardı. Gül gibi kokardı anneannem. Gül suyu hep başucumuzda dururdu. O gece annem yatağa girer girmez arkasını döndü. Ağlıyordu. Sırtım açıkta kaldı. Anladım ki; artık bir yanım hep boşlukta kalacak. Ben de ağladım. Ne o bana sarıldı, ne de ben ona. Ne vakit uyumuşum bilmiyorum. Gecelerce ağladım. Çok sonra bir çözüm geldi aklıma. Arkama sanki anneannem varmış gibi yastıkları koydum. Yastıkların üzerine de biraz gül suyu. Kendi kendime tekrarladım uyuyasıya kadar; bir varmış, iki yokmuş, üç çokmuş…
Anneannemin evinden ayrılıp, annemlerle onların yaşadığı şehre mecburen gittim. Hiç tanımadığım bir şehirde, neredeyse tanımadığım iki insandı annem ve babam. Boynuma bir anahtar astılar, ben okuldan döndüğümde onlar evde olmuyordu. Sorumluluklarımın yazılı olduğu bir kağıt verdi annem. Okuldan gelince yatakları toplamak, bulaşık makinasını boşaltmak, varsa çamaşırları katlamak, evi havalandırmak gibi işler yazıyordu. Oysa, anneannemle okuldan gelince sıcak süt ya da ıhlamur içerdik. O saatte televizyonda yerli film olurdu. Onları izlerdik. Ben ödevlerimi sobanın yanındaki masada televizyonun karşısında yapardım. Anneannem girip çıktıkça saçlarımı okşardı. Akşamları radyo dinlerdik, ışıkları kapatır, sobanın ateşinin tavana yansıyan renklerine bakardık. Yeni evimde, kendime ait bir odam vardı. Soba yoktu. Işıksız ve samimiyetsiz peteklerle ısınıyordu onlar. Yıllarca soba olmadığı için, bu kadar soğuk olduklarını düşündüm istemsizce.
Hiç başarılı bir öğrenci olmadım, anneannemden sonra. Belki de bu sebeple nefret ettiler benden. Her veli toplantısında bir canavara dönüşürdü annem. Önce annemden, sonra babamdan dayak yerdim. Sonraları babam ses etmez oldu. Umutsuz vaka olduğumu düşündü galiba. Defalarca üniversite sınavı denedim, olmadı. Olmasını da beklemiyordum. Çünkü; mutsuzluk ve başarısızlık bence tek yumurta ikizi gibiydi hayatımda. İsimleri farklıydı sadece. Mutsuz oldukça daha başarısız oldum, başarısızlık da mutsuzluğumu katlayarak çoğalttı.
Çok kereler aşık oldum. Tabi ki, hepsi karşılıksızdı. Şimdi ki aklımda anlıyorum ki; aşk için üzülmek yaşadığım hayat için üzülmekten daha masum geldiği için hep imkansız sevdalar için göz yaşı döküyormuşum. Acıklı filmler, keder kokan diziler, dertli şarkılar genç kızlığımın vazgeçilmeziydi. Bayılırdım acı çekmeye. Benim için aşk; acıdan ibaretti. Kavuşulamayandı. Hayalimdeki erkek bile az konuşan, sevdiğini pek belli etmeyen ama çok kıskanan, sert mizaçlı biriydi. Bu sebepledir ki, eşimin soğuk ve sevgisiz hallerine yıllarca tutkuyla aşıktım. Aynı evin içinde bana yokmuşum gibi davranan birinin gözünün bebeğine çaresizce baktım. Sevgisizlikten iliklerime kadar tükenmem ne kadar zamanımı aldı hatırlamıyorum. Sonra hayatımdaki her şey de olduğu gibi, yine kendimi suçlamaya başladım. Beni sevmiyordu ve bunun tek sebebi bendim. Hayatım boyunca hep insanları kızdırmamak için uğraştım. Ama şansıma herkes çok öfkeliydi.
En başında da söylemiştim. Aslında tüm bu yaşananlardan sonra, artık tıpkı anneannemin hayatta olduğu yıllardaki gibi sakin ve huzur içinde ölmeyi bekleyebilirdim. Akşamları ıhlamur eşliğinde, caddenin ışıklarını seyredip radyo dinleyip gül kokulu yastıklara sırtımı vererek en sakin uykularımı uyumak için tedavi olmaktı amacım. Çok doktor gezdim. En sonuncusunun kliniğinde sıramı beklerken tanıdım onu. Ağlıyordu. Dudaklarını ısırıyordu, dişini sıkıyordu ama göz yaşlarına hakim olamıyordu. Sekreter kadın, onun durumu benimkinden daha ciddi olduğu için sıramı istedi. Olur dedim. Ama içerdeki hasta çıkmadığı için, beklemeye devam ederken o daha kötü oldu. O duyguyu çok iyi tanıyordum. Bende defalarca bu tarz krizler geçirmiştim. Ona yardım etmek istiyordum ama beni tersleyeceğinden neredeyse emindim. Bu sebeple birkaç kez yeltendim, sonra geri çekildim. Nefes alamıyor gibi boynunu tutunca bir cesaret omzunu tutup, gelin biraz dışarı çıkalım dedim. Açık hava iyi gelir. Elini uzattı, hafifçe dayandı. Asansöre binemeyeceğini söylediğinde hafifçe gülümseyip onu belinden de kavrayarak merdivenlerden üç kat inmesine yardımcı oldum. Bahçeye indiğimizde, nefesi daha iyiydi. Hemen su aldım. Bir bank bulup oturduk. Bir birimizi ilk defa görüyorduk ama el ele oturuyorduk. Ağlaması kesilmişti. Yirmi yıldan fazladır hasta annesine bakıyormuş. Hep iyi olması için uğraşmış, geceleri hastane odasında refakatçi kalırken, gündüzleri işe gidermiş. Annesi zaman zaman iyiye gitse de, çok acılar çekmiş. Tüm hayatını annesinin iyileşme umuduna adadığı için ne evlenebilmiş, ne de etrafında eşi dostu kalmış. Ne yaptıysam olduramadım, beni anlayabiliyor musun derken tekrar ağlamaya başladı. Annesini bir ay kadar önce kaybetmiş.
Ona çok şanslı olduğunu söylediğimde, yüzüme deliymişim gibi baktı. Biraz önce ayrıldığımız yerin bir psikiyatri kliniği olduğunu hatırlattığımda ikimizde güldük. Şanslıydı! Annesini seviyordu. Anladığım kadarıyla annesi de onu çok sevmişti. Kendi annemle yaşadıklarımdan çok kısa bahsettiğimde, göz bebekleri büyüdü. Anneannemin yokluğuyla başa çıkmak için yastıklara gül suyu döktüğümü duyduğunda, ellerini yüzüne kapattı. Hiç susmadan konuşuyordum, benim sustuğum anlarda o başlıyordu sanki konunun devamı onun hayatının bir yerinde varmış gibi devam ediyordu. Klinikten onu da beni de defalarca aradılar açmadık. Sessize alıp, kaldırdık telefonları. Akşam olmuştu. Birden sustu, yüzüme dikkatlice baktı.
‘’adın ne?’’
Biranda çok utandım. Yüzüme alevler bastı. Hiç tanımadığım bir adama saatlerdir bir bankta tüm hayatımı anlatmıştım. Adını bile bilmiyordum. Başımı önüne eğdim, küçük bir kız gibi çekinerek; Senem dedi.
‘’Adın sana çok yakışmış, güzel kadın demek senem biliyorsun değil mi? Ben de Serkan’’
Varla yok arası gülümsedim. ‘’Ben gideyim artık’’ dedim.
‘’Bana çok iyi geldin Senem. Çok ama çok. Lütfen tekrar göreyim seni. Yarın birlikte kahvaltı yapalım. Beni kırma. Hem bir aydır, sadece ölmeyecek kadar yemek yiyebiliyorum. Ama şu an çok acıktığımı hissettim. Gitmeden önce gel birer dürüm yiyelim.’’
Sahilde köfte ekmek yedik. Bir sürü şey anlattı bana. Hiç susmuyordu. Sanki birkaç saat önce salya sümük ağlayan o değildi. Ben de ona anneannemin evini, sobanın duvara yansımasını anlattım. Kahvaltı için sözleştik, birbirimize numaralarımızı verdik. Eve ulaşınca mesaj yaz diye tembihledi. Ondan ayrılıp taksiye bindiğimde, mutluydum. Ama mutluluk yavaş yavaş yerini kaygıya bırakmaya başladı. Eve gidince yazmadım. Hırlı mı, hırsız mı nereden bilecektim. Belki sapıktır. Böyle şeyler sadece filmlerde olur. İki kere aradı. İlkinde açmadım. İkincisinde açtım.
‘’alo alo ..Senem eve gittin mi? Yazmadın merak ettim?
‘’Geldim iyiyim.’’
‘’Konuşmak istemiyor musun?’’
Sessiz kaldım. İçimde bir korku vardı. Belki de şizofrendi. Bana anlattıklarının hepsinin birer hayal ürünü olmadığını nereden bileyim. Bir süre sessiz kaldık.
‘’Haklısın. Çok hızlı oldu. Fazlaca ısrarcı davrandım galiba. Özür dilerim. Ama o kadar uzun zaman olmuştu ki biriyle konuşmayalı. Ben seni tekrar görmek isterim ancak zorlayamam tabi. Sende istersen ara olur mu? ‘’
‘’Olur’’
‘’İyi uykular, birde her şey için teşekkür ederim’’
‘’İyi geceler Serkan’’
Rahatlamıştım. İstersem arayabilirdim. Ama istersem, zorunluluk değildi. Üzerinden iki gün geçti. Ona dair her şeyi tekrar tekrar düşündüm. Yakışıklı sayılmazdı. Belki hoş bir adamdı ama o kadar derbeder görünüyordu ki; saçı sakalı birbirine karışmış, zayıflıktan elmacık kemikleri içine çökmüştü. Gözleri yeşile çalan elaydı. Gülümsediğinde gözlerine başka türlü bir ışık oturuyordu. Elleri bir erkek için fazlaca düzgündü ve her ifadesinde ellerini ustaca kullanıyordu. Mimikleri her anlattığı her olaya can veriyordu. Klinikten çıkartırken çok fark etmemiştim ama oldukça uzundu. Sahilde yürürken daha iyi anladım.
İki gün sonra mesaj yazdım. İstersen kahvaltı yapabiliriz diye. Cevap yazmazsa, ona sapık muamelesi yaptığım için konuşmak istemezse gibi kuruntular çöktü bu sefer içime. Ama bir süre sonra aradı.
‘’Günaydın Senem, nasılsın?’’
‘’ İyiyim Serkan, sen nasılsın?’’
‘’Ben bugün öğlene kadar çok yoğunum, öğle yemeği için sözleşsek olur mu?’’
‘’Olur tabi, sen işlerini hallet’’
Onunla ilk karşılaştığım gün çok rahattım. Sonradan tarifsiz bir heyecan sardı beni. Sözleştiğimiz yere vardığımda beni bekliyordu ama onu tanımakta zorlandım. Sakallarını kesmiş. Gömleği, pantolonu hepsi uyumluydu. O perişan adam, yerini baya yakışıklı birine bırakmıştı.
‘’Çok iyi görünüyordun’’ dedim.’’
‘’Sen de öyle ama benim iyiliğim senin sayende’’
‘’Ben ne yaptım ki?’’
‘’Öyle önemli bir şey yaptın ki, kelimelerle tarifi imkansız. Ben gerçekten, çok daha iyi hissediyorum. İşe bile geri döndüm.’’
Bana işini, iş yerini orada ki arkadaşlarını anlattı. Onu dinlerken saatin nasıl geçtiğini anlayamıyordum. Ben de ona kendime dair bir çok şeyden bahsettim. Sadece iki kez görüşmüştük ama en sevdiği yemeği, komşularının isimlerini hatta okuduğu ilkokulu bile biliyordum. Üçüncü buluşmada beni mahallesine götürdü. Komşu teyzeler ona annesi gibi davranıyordu. Önünden geçtiğimiz tüm esnafla selamlaştı, hepsi de çay ısmarlamak istedi.
İstanbul sokaklarında günlerce gezdik. Karnımıza ağrılar giresiye kadar güldük. Bazı acılarımız ortaktı, gözlerimiz nemlendi. Hayatımda kimseleri tanımadığım kadar tanıdım onu.
Bir gece uykunun en derin yerinde bir mesaj sesi böldü uykumu. Telefonu elime alamadım bir süre. Tam da çok mutluyum dediğim anda, nasıl bir felaket haberi okuyacaktım acaba? Okumak istemedim önce. Telefonu elime almak bile istemedim. Nabzım yine kontrolden çıktı. Tüm vücudumu ter bastı. Mesaj ‘’belki bana çok kızacaksın ama diye başlıyordu…
Gözyaşlarıma engel olmaya çalışarak bastım ekrana;
‘’Senem belki bana çok kızacaksın, belki bu okuduklarında sonra beni bir daha görmek istemeyeceksin. Aslında yüz yüze konuşmak isterdim ama cesaret edemedim, ve sabahı bekleyemedim Ben sana aşık oldum Senem. Benimle Evelenir misin?’’
Kendimi kötüsüne o kadar hazırlamıştım ki, mesajın sonunu anlamam, kendime gelmem çok uzun zaman aldı. Tıp ki çok geç kalan mutluluk gibi…
Ve anladım ki, sadece sevildiğinde iyileşir insanlar.
‘’Beni sevdiğin için teşekkür ederim adam’’

