Ben Adam Olurken

Mete Abi, Sevinç Ablayı bırakıp gittiğinde hangi yıldaydık hatırlamıyorum. Ama yılbaşına birkaç gün vardı. Sobanın üzerinde kestane pişer, tombala oynanır, gece yarısından sonra çıkan dansöz beklenirdi. Yemek de tavuk olurdu. Babam hindi almak için heveslense de annem zor pişer o. Eti sert olur diye vazgeçirirdi. Her sene birimizin evinde toplanılırdı. Güzel zamanlardı. Ama o yıl farklıydı. Çünkü; Mete’nin gidişi, iki ailenin arasına görünmez dikenli teller ördü. Biz mi? Biz; arada kalanlardık. Her iki ailede annemle, babamın can dostları, çocukluk arkadaşlarıydı. Her ikisi içinde elimize doğdu bu çocuklar, böyle olmamalıydı diye iç geçirip durdular. Çocukluklarından beri birbirlerine aşıklardı. Bana göre; şehir efsanesi olacak kadar büyüktü sevdaları ya da çocuk olduğum için her şey gözümde fazlaca abartılıydı. Küstükleri zaman çok mektup taşıdım arada. Mete Abi’nin hüngür hüngür ağladığına ilk tanık olduğumda, ben sadece bisikletten düşünce, baban dövünce ağlanır sanacak yaştaydım. Kadın, erkek ilişkilerinin çıkmazını onların arasında mekik dokurken öğrendim.

 Mete üniversite okumaya gittiğinde, Sevinç günlerce hayalet gibi gezmişti. Ara sıra annemin yanına gelir, omzunda ağlar, günleri değil saatleri sayardı. Zaman içinde bu sevda için, Sevinç Ablaların arka odalarındaki yüklük çeyizlerle dolarken meğer Mete Abi’nin gönlüne yük olmaya başlamış ki; okul bittikten kısa bir süre sonra;

‘’ ben küçük şehir insanı değilim, evlilik içinde henüz çok erken, hem dünya senin sandığından çok farklı Sevinç, ikimiz de mutsuz oluruz ‘’ deyivermiş.

Bu haber ilk duyduğumuzda, evimiz tarafsız bölge halini çoktan almıştı. Ben ortaokul son sınıftaydım. O zamana arka sıramda oturan Selma ile evlenmem gerektiğini düşünüyordum, çünkü Mete benim kahramanımdı o ne yaparsa ben de o yoldan gidecektim. Selma da Sevinç gibi beni bekleyecek, arkamdan gözyaşı dökecekti. Mete’nin yan çizmesiyle, Sevinç kadar olmasa bile benim de inancım biraz sarsıldı. Ayazın sokakta top oynamaya izin vermediği soğuk kış günlerinde, okul çıkışı çizgi film izleyip, eşraf kadınların bu ayrılığı nasıl değerlendirdiklerine tanık oluyor ve Mete’nin gıyabında erkekliğim adına kısa notlar topluyordum. Sevinç Abla’nın annesi, olayı izzeti nefis meselesi olarak görüyor, Mete’nin gidişini hainlik olarak değerlendiriyor, anneme dert yanıyordu. Mete Abinin annesi ise;

‘’ama şekerim, çocuk okudu mühendis oldu. İstanbul gördü. O anlaşamam artık anne derse, ben ne diyeyim, haksız mıyım hayatım’’ diyerek oğlunu temize çekiyordu.

Kim haklıydı? Mete artık Sevinç’i sevmediği için suçlu muydu?  Sevgi bitebilen bir şey miydi? Sevinç yataklara düşüp ölür müydü kederinden? Erkekler hep aynı mıydı? Tüm bu sorular, farklı farklı insanların ağzında, farklı cevaplarla sabah kahvelerine, altın günlerine meze oldu. Ben de çok düşündüm. Artık benim de Selma’dan vazgeçmem mi gerekiyordu? Erkek olmak bir süre sonra sıkılmak mıydı?

Babaannemin dediği gibi; ölü öldüğü gibi, gelin gittiği gibi kalsa, evlerde nasıl yaşanırdı? Sevinç ile Mete’nin cepheleri ayrıştıran ayrılığı da, ilk günkü gibi kalmadı tabi! Öfkeler yatıştı. Anneler nispeten barıştı. Sevinç Abla, yeniden saçlarını savuran savura gülmeye başladı. Mete’nin keyfinin çok yerinde olduğuna dair zaman zaman haberler geldiyse de kimse üzerinde durmadı.

Hayatıma Selma’dan sonra da kızlar girdi. Hiç biriyle evlenmem gerekmiyordu, bunu anlamıştım ama hiç biride beni, Sevinç’in Mete’yi sevdiği gibi sevmiyordu. Liseye giderken, erkeklerin en büyük eğlenceleri, okul çıkışında kavga etmektir, yan baktın, çamura yattın gibi saçma sebeplerle toplaşıp toplaşıp birbirimizi dövüyor ve bir kıza gerçekten sahip olabilmenin hayallerini kuruyorduk. Hormonlarımızın kalbimizin önünü geçtiği yıllardı.

 Soba yakmaktan, baca çırpmaktan iflahı kesilmiş annem, eve doğalgaz çektirmek için, her akşam  başka bir ikna yolu denerken, babam bütçesini bir türlü denk getiremiyordu. Televizyonun çoklu kanallara yeni geçtiği, kooperatiften ev almanın çok moda olduğu yıllardı. Kivi, ananas gibi tropik meyvelerin adını bile bilmiyor, çikita muzu bir zenginlik sembolü sanıyorduk. Müteahhit bir kocaya sahip olmanın anlamı da, şimdilerdeki kadar sarsıcı da değildi haliyle. İşte öyle bir zamanda istedi Kazım Beyler Sevinç Abla’yı. Oğulları; lisedeyken, Mete Abi’nin çıkışlarda adam toplayıp, sokak aralarında birbirlerine diş biledikleri bir züppeydi. Hasımım o benim derdi Mete. Çok görkemli bir nişanla takıldı yüzükleri. Öyle ki; nişan kıyafeti bizim eve döşenecek doğalgazdan bile pahallıymış. Bir zamanlar, Sevinç için yazık oldu kıza diye acıyanlar, birden bak Allah’ın sevdiği kuluymuş da o Mete serserisinden kurtulmuş dediler. Kadınların çok hızlı karar değiştirdiklerini yine Mete sayesinde yazdım akıl defterime. Bir de; kadınların intikamı, gerçekten hiç beklenmeyen zamanda ve tokat gibi oluyormuş.

Mete; asi genç olup, memleketi terk-i diyar ettikten sonra, aileler bir daha hiç toplanmadılar, yıl başları öyle sessiz sedasız hatta soba da hayatımızdan çıktığı için kestanesiz geçti. Sevinç, her yıl başka ülkede giriyormuş yeni yıla. Mete ile yakın zamanda Ankara’da Selanik Caddesinde karşılaştık. Yaşlanmış, saçları dökülmüş. Ama hala  var oluş sancıları çeken bir ergen gibi. Sigaradan bıyıkları sararmış, göbeği kendinden önce gidiyor. Öğlen olmadan çakır keyif olmuş, belli ki hayat ona, aradığını vermemiş. İyi ki, bu dümbelek kafalının izinden gitmemişim diye geçirdim içimden. Ne vardı sanki kızı bırakıp gitmeseydin, en azından gömleğin temiz olurdu, kapını eş dost çalardı, tencerende yaprak sarması pişerdi. Gül gibi kızdı Sevinç Abla. Küçük şehir sana göre değildi ya Mete Abi, büyük şehirde hiç olmuşsun ruhun duymamış., 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir