Aynı avluya farklı pencerelerden bakmaktı, onların öyküsü. Ve aynı gökyüzüne. Biri hırsı ile üç çocuğu ve kocasının hayatında kasırgalar estiren Zehra Hanım ve ondan doğan Ömer, diğeri hayatta kalma azmiyle dudak ısırtan Kevser Hanım ve ondan doğan Nahide.
Zehra Hanım henüz hanım olmadan önce, hatta genç bir kız bile değilken bile kasırgalar kopartması ve ortalığı karıştırmasıyla nam salmış, kötülüğün vücut bulmuş haliydi. O değil miydi ki, kendisinden 3 yaş büyük ablasının lokumları gizli gizli yediğini babasına şikayet edip, ablası dayak yerken keyifle izleyen. Aynı ablasına, komşu oğlu Mehmet’in yazdığı mektupları para karşılığı götürmeyi kabul edip,
-Mehmet abi mektuplarda isim yazma da, yakalanırsa, ablam dara düşmesin.
Diye tembih edip, o mektupları ablası yerine Fatma’ya götürüp, zaman içerisinde de gelip giden mektuplarla Fatma ile Mehmet’in sevdalanmasına sebep olup, ablasının elini böğründe bırakan…
Peki ya Hatice. Nalburcu Fethi Efendinin oğlu Asaf’a nasıl aşıktı. Asaf’da Hatice’ye. Hatice Zehra’ya gizli gizli anlatır, evlenecekleri günün hayalini iple çekerdi. Fethi Efendi’nin aile yadigarı konağına gelin gitme şerefini tabi ki, Hatice’ye bırakmadı Zehra. Asaf askerdeyken, köyün üç çocuklu dul serkeş zibidisi Veli’yi Hatice’nin olduğu ahıra gönderip, mahalleliyi üzerlerine salınca, Hatice’nin hayalleri ahırdaki samanlar gibi önce gökyüzüne saçıldı, sonra tuz oldu, buz oldu. Neticede, Hatice yarım akıllı Veli’ye eş oldu.
İlkokul öğretmeni Perihan Hanım bile nasibini almıştı Zehra’dan. Okul müdürü ile kapıyı kilitleyip öpüşüyorlar camdan gördüm diye laf çıkartmıştı da, kadıncağız neye uğradığını şaşırıp, nasıl tayin isteyip gittiğini bilememişti. O yaştayken bile, nasıl bu kadar kötü olabildiği, bunları nasıl düşünüp hayata geçirdiği akıl alır gibi değildi. Zehra’nın ekmeği, aşı kötülüktü. Herkesin ağzına pelesenk olan ‘’Allah kötülerle karşılaştırmasın lafındaki ‘’kötü ‘’ Zehra’ydı…
Askerden yeni gelip, sevdiği kızın sarhoş Veli ile ahırda basılıp evlendiğini öğrenen Asaf, kederinden perişan olmuştu ki, teselli etmek Zehra’ya düştü. Ağzından girip burnundan çıktı, ne yaptı ne etti de en sonunda kendini konağa gelin etti. Orda da rahat durmadı aslında, kendi hallerinde yaşayan varlıklı ama güngörmüş hatırnaz ve vefalı bir aileydi Asaf’ın ailesi. Çalışanları dahil, herkesin gönlünü hoş tutan mutlu insanlardı Zehra gelesiye kadar. Zehra, konakta çalışanları ev sahiplerine, ev sahiplerini çalışanlara en sonunda da kayınvalidesiyle kayınpederini birbirine düşürmeyi kıs sürede başarıp, daha torun torba sevmek nasip olmadan genç yaşta ardı ardına ölümlerine sebep oldu. Hemen ardından Asaf ve iki erkek kardeşinin de arasını açıp, onları da konaktan göndermeyi başarınca, ortalık süt liman oldu ve tüm hakimiyet Zehraoğullarına geçti. Üç çocuk doğurdu Zehra, İki oğlan bir kız. Sefa ve bolluk içinde kimse sözünden çıkmadan, sözünden çıkmaya kalkanı da doğduğa pişman ederken geçti yıllar.
Kevser Hanım, aslında hanım da demezlerdi ona; ‘’Kevser Kadın’’ diye seslenirlerdi. Daha kadın olmadan önce bir ağa konağının yanaşması; Halil Efendi ile Zeynep’in sarı kızıydı. Annesi ve babası konağın emektarı, kahyası her işine koşan ağanın has adamıydı babası. Kevser’de kah konağın mutfağında, kah ahırında, kah çamaşırlığında büyümüş, büyürken de gördüğü her işi gözünün ucuyla öğrenmiş ama zerafeti doğuştan bir lokum kutusuydu. Babası tüm imkansızlıklara rağmen Kevser’i ilkokulu bitiresiye kadar okuttu. Kevser okur yazar, tatlı dilli her zaman güler yüzlü ışık gibi bir genç kız oldu. Ağa’nın karısı da severdi Kevser’i. Kızı olmadığı için mi, Kevser’in ışık saçan yüzünden mi yoksa temiz kalbinden mi bilinmez nakış işlemeyi, dikiş dikmeyi o öğretti Kevser’e. Günler günleri kovaladı,hiç olmaması gereken sevda yeşerdi ağa konağında. Bizim ışık yüzlü Kevser ile Ağa’nın ortanca oğlu sevdiler birbirlerini. Ağa kıyametleri kopardı, yer gök inlerdi. Yıllarca hizmet etmiş, eli kolu olmuş Zeynep ve Halil’i kovdu konaktan. Kevser perişan oldu ağlamaktan. Ama ne çareydi. Yıllar yılı ellerine geçen tüm parayı kenara koymuş, bir gün kendi damımızda oturucaz hayali kurmuş Halil’le Zeynep nasip dediler. Ertesi gün gitmek için her eşyalarını topladıkları gece, Ağa’nın oğlu Recep çalmış fakirhanelerinin kapısını. Oturup Halil Efendinin dizinin dibine saatlerce yalvarmış, ver kızını bana diye. Halil Efendi, olmaz bulmaz dese de kıyamamış sevdalı yüreklere. O gece Kevser ile Recep Zeynep’in iki burma bileziği ve Ağa’nın karısının iki metre altın zinciri ile düşmüşler yola. Anaları haklarını helal etmiş çoktan. Siz birbirinize emnetsiniz demişler. Sabah olup Ağa, kuduz köpekler gibi bağırsa da benim öyle evladım yok, toprak oldu sayarım demekle yetinmiş.
Kevser ve Recep iki burma, iki metre zincir ile başka topraklarda başka bir hayat kurmuşlar. Ufacık bir evleri olmuş. Recep Ağa oğluyum dememiş her işe girişmiş. Taşı sıkmış suyundan aş çıkarmış. Nalburcu Fethi Efendi’nin konağının yanındaki iki katlı,minicik bahçeli evi karı koca beraber yapmışlar. Kevser pencerelerine perdeleri kendi dikmiş, uçlarına çiçekler işlemiş. Recep divanları kendi eliyle yapmış, boyamış. Çiçekler dikmişler bahçeye, pencere önüne bitmiş yağ kutularında saksılar yapmış Kevser. Kasımpatılar, menekşeler açmış coşmuş hanelerinde. Kevser hamile kalıpta, yuvaklarının bir altın topla şenleneceğini öğrenince, Recep daha bir sarılmış işe güce. Gece gündüz çalışırken, Kevser’in karnı burnunda gün sayıyorlar artık. Bir gün kara haber gelmiş, Recep’in kalbi duruvermiş. Kevser’in menekşeli, kasımpatılı evi yas evi olmuş. Anası babası koşmuş yetişmiş hemen, Ağayada haber gelmiş ama benim için zaten topraktı demiş Ağa. Kevser günlerce tavana bakmış, yememiş içmemiş, ağlamamış bile. Sanmışlar ki; aklı gitti başından. Öyle bir deli deli bakmış. Ta ki; karnındaki yavru ben buradayım geliyorum anne diyene kadar…
Çığlık çığlık bağırmış Kevser, deli gibi ağlamış Kevser, canından Recep’in canı çıkarken. Dövünmüş Kevser, sanki doğurmamış yeniden doğmuş Kevser. Vermişler kızını kucağına, annesi kulağına fısıldamış ne olacak adı; Nahide demiş. Kevser bir kitapta okumuş, Nahide; yetişmiş körpe kız demek. Recep gitti, aslında ben de gitim. Geride bir tek; Nahide .Nahide benim ve babasının yaşayamadığı hayat olacak demiş.
Kevser, sevdiği adamın acısını tutmamış o saatten sonra, daha doğrusu vakti olmamış. Hep çalışmış Recep’ten devraldığı bayrağı evini, ocağını ayakta tutmak için, kızını okutmak için sallamış da sallamış. Gün olmuş tarlada çapa olmuş sallamış, gün olmuş nakışta iğne olmuş sallamış, evlere temizliğe gitmiş, merdiven silmiş ama hiç yokluk yüzü göstermemiş Nahide’ye. Zamanla dillere destan sarı saçlarına aklar düşerken, pamuk elleri de nasırlanmış. Üç kazandıysa ikisi Nahide kimseden eksik kalmasın diye harcanırken, bir tanesi yorganın içindeki yüklüğe bir çeyrek altın olup kalkmış. Ağanın karısı Menşure Hanım yani Nahide’nin babaannesi de, oğlunun yadigarı Nahide’yi yok saymamış hiç. Ağa dan gizli saklı her yıl Nahide’nin doğum gününde bir Ata Lira göndermiş. Kevser’de Menşure Hanım’a Nahide’nin yeni çekilmiş bir fotoğrafını. Böyle böyle geçip gitmiş yıllar…
Nahide; adının anlamı gibi körpecik, gencecik bir genç kız olmuş. Ömründe bir gün bile baba demeden, ama her gece annesinin koynunda babasının nasıl aslan yürekli bir adam olduğunu dinleyerek, annesi gün ağarmadan ekmek derdine düşerken o evdeki anneanne ve dedesinin güvenli sıcağında geçirmiş çocukluğunu. Önce dedesi sonra anneannesi hakka yürüyünce, baş başa kalmışlar anne kız.
Lisenin bitmesine bir ay kala, mezun olacaklar için bir eğlence tertiplenecek. Afişler asılmış her yere. Mezuniyet çayı diye yazıyor, ama illa ki mezun olmak gerekmiyor, parayı veren herkes katılıyor. Bütün gençleri bir heyecan kaplamış. İlk kez düzenleniyor. Ne giysinler, kiminle gitsinler? Nahide’de heves etmiş ama onun annesi diğerleri gibi değil ,canı dişinde çalışıyor , nasıl söylenir ki ben de gideyim mi diye? Bir de Ömer gelmiş o gün okul çıkışı Nahide’nin yanına mezuniyete giderken ben götürürüm seni demiş. Eli ayağı buz kesmiş Nahide’nin kalbi ağzında atmış. Ömer’i her gördüğünde böyle oluyormuş, kalbi ısınıyormuş Nahide’nin. Ömer komşunun oğlu, komşu demek doğru değil aslında, oraların en varlıklısı, ve de en şer çanağı Zehra Hanım’ın en kıymetli çocuğu, ilk göz ağrısı. Hemen o günün akşamı Nahide taze fasulye pişirmiş, bir de yanına pirinç pilavı salatayı da hazır etmiş, pencerenin kenarında hem nakış işliyor hem Kevser Hanım’ı bekliyor. Tam iki saat geç kalıyor Kevser, Nahide’nin kalbi sıkışıyor. Vazgeçiyor mezuniyetten, çay dan söylemeyecek bile yeter ki sağ salim dönsün anası. Hatta Ömer’i de düşünmeyecek bir daha, lütfen ama lütfen sağ olsun anası. Hava kararmaya yüz tutarken bahçenin paslı kapısı gıcırdayarak açılıyor, Kevser elinde kacaman bir çantayla giriyor içeri. Nahide ağlayarak atılıyor boynuna
-Nerdeydin anne nerdeydin,aklım çıktı. Sensiz kaldım sandım annemmm . Diye ahtapot gibi sarıyor annesini. Kevser’in yüzünde kocaman bir ışıltı var, tıpkı genç kızlığındaki gibi gülüyor, kocaman gülüyor, sevincini kendi de hissediyor.
-Ağlama kızım,ağlama annem, bak sana ne neler aldım,diyor Nahide şaşkın ne aldın diye bakıyor.
Okulunuzda mezuniyet çayı varmış kumaş aldım,kumaşa uygun beyaz az topuklu pabuçlar da aldım dene hemen olacak mı ayağına, saçına toka bile aldım annem bak bakalım beğenecek misin diyor.
Nahide ,anne diyor ben bile bugün duydum, senin nasıl haberin oldu da düştün bunun telaşına hem ne gerek vardı, senin canın sağolsun da gitmesem ne vardı.
Olmaz diyor Kevser, benim nefesim bu can da oldukça sen yaşayacaksın, gezeceksin, okuyacaksın. Yetim gibi değil, garip gibi değil hevesle yaşayacaksın.
Nahide, annesinin özverisine, azmine çalışkanlığına hayrandı. Nasıl bu kadar çalışıp,bu kadar sevgi dolu olabiliyordu. Bir gün sormuştu hatta ‘’anne sen hiç, neden böyle bir hayat yaşıyorum, hep çalışıyorum ,gün yüzü görmüyorum diye kahırlanmazmısın’’
Gel otur yanıma da anlatayım dedi ,Kevser;’’Ben aslında yaşamıyorum Nahide, Ben gökyüzünde Recep’in yanında oturup dünya da olup biteni izliyorum. Başım Recep’in omzunda. Yani dünya beni yağa yatırsa da bala batırsa da ben babanla gittim annem. Ama sen vardın, sen iyi ki vardın Nahide. Hem babanın yerine hem benim yerime üç ömürlük yaşayacaksın inşallah.
Kevser her akşam işten gelip, oturdu dikiş makinasının başına, bir hafta sürdü Nahide’nin elbisenin dikişi. Beline oturan, etek kısmı volanlı dizinin biraz aşağısında biten kolsuz bir elbise dikti Kevser gözünün nuru kızı için. Sarının en güzel tonun üzerinde minicik papatyalar işlenmiş empirme kumaşın içinde Nahide prensesler gibi oldu. Azıcık topuk beyaz ayakkabılarını da giyince kuğu gibi süzüldü evin içinde. Mezuniyet çayından bir gece önce annesi Nahide’nin saçlarını gazete kağıtlarla sardı, sabah açtıklarında kahverengi saçları bukle bukle dökülünce omzuna, hafifte ruj sürdü annesi dudaklarına, gelin gibi hazırlandı Nadide.
Mezuniyet çayı için toplanan gençler, kuru pasta yediler, limonata içtiler, sohbet ettiler. Bazıları uzak uzağa bakıştılar. Uzaktan ama çekinmeden, konu komşu görür diye düşünmeden serdiler yüreklerini aşk pazarına. O gün oracıkta pek çok sevda dile geldi biri de Ömer ve Nahide idi. Ömer zaten günler öncesinden bir randevu istemişti Nahide’den. Ben götürürüm seni demişti. Tabi ki, beraber gitmediler ama Ömer kapıda karşıladı hayran bakışlarla Nahide’yi. Nasılsın dedi, hal hatır sordu. Aynı masaya oturdular, uzun uzun konuştular. Ömer erkek sanat lisesini bitirmiş, üniversiteye ticari bilimler de devam ediyordu. Bir senesi vardı mezuniyet için. Nahide’ye okula devam edip etmeyeceğini sordu. Nahide devam edeceğini söyleyince, dudağını büktü üzüldüm der gibi. Senin kadar güzel bir kızın okumasına ne gerek var dedi. Nahide güldü, ama diğer yandan bu durumu annesine nasıl açıklardı. O gün oradan ayrılırken, Ömer Nahide’nin elini usulca tuttu. Hafifçe dokundu yanağına, hiç konuşmadan çok şey anlattı Ömer ya da Nahide öyle sandı.
Kevser ne kadar dil döktüyse de, Nahide yüksek öğrenim için sınavlara girmedi. Bu olay sebebiyle anne kız ilk kez karşı karşıya geldiler .Hatta günlerce küs kaldılar. Bir süre sonra Kevser anladı Nahide’nin hallerini, kuş gibi cama tüneyip Ömer’in gelişini bekleyişlerini. Yüreğinde ince bir sızı oldu, ama yapacak bir şey yoktu. İsrar etmeyi bıraktı, su akacak yolunu bulacaktı ama her gece dualarına bir yenisini daha ekledi ‘’anası bahtı kızına olmasın Allahım, beni yavrumla sınama’’
Ömer Nahide’ye sözler veriyor, yeminler ediyor peri masalından hallice bir aşk yaşatıyordu. Böylece bir yıl geride kaldı. Ömer askere gidince, Nahide cam önünden kalkıp mektup kağıtlarına gömüldü. Yazdı ağladı, özledi ağladı, bekledi ağladı.
Sayılı gün geldi geçti, Ömer ailesine durumu anlatacak, Nahide Ömer’e gelin olacaktı. Ömer önce babasına anlattı vaziyeti, her daim babasını kendine daha yakın bulurdu. Babası çok makul karşıladı, yıılar yılı komşumuz çok namuslu terbiyeli insanlar dedi. Ama Zehra Hanım’la konuşmak gerektiğinden bahsedip mevzuyu kapattı. Ömer babasının ılımlı yaklaşımından kuvvet alarak epeyce rahatladı. Ancak asıl tehlikenin annesi olduğunu o da adı gibi biliyordu.
Gece odalarına çekildiklerinde, Asaf Bey eşi Zehra Hanıma mevzuyu açınca ilk kıyamet o gece koptu. Zehra Hanım tüm haşmetiyle oğlanların odasına bir tekme attı ve içeriye can almaya gelir gibi girdi.
Öyle çok bağırıyordu ki, öfekesinden ağzından köpükler çıkıyordu. Hırsını alamayıp gidip o yollunun evini başına yıkacağım diye tutturunca Ömer ‘’anne kızın haberi yok,ben gönül verdim’’ diye sakinleştirdi. Zehra’da kızın haberi yoksa eşşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmemeyim diye vazgeçti. Günlerce Ömer ne diller döktü, ama Zehra Hanım inadından bir arpa boyu yol alamadı. Her seferinde hakaretlerin ve tehditlerin boyu bir adım öteye gitti. Evler dolusu bağırıyordu ‘’Ben o yetim artığını gelin diye almam evime’’ Sütümüm helal etmem sana, ne ölüme ne ölüne ,El oluruz seninle, ekmek aş yedirmem sana bu şehirde. Sen o kızı kendine karı diye alırsan, arka bahçeye asarım kendimi, anne katili olduğunla kalırsın….
Ömer çaresiz anlattı Nahide’ye durumu, Nahide buz kesti, ağzı lal oldu. ‘’neden ‘’, ‘’neden istemiyor ki’’.Ömer’de bilmiyor ki neden istemediğini, zengin bir ailenin kızı olmadığı için mi, babasız olduğu için mi, güzel mi bulmuyor, annesini mi sevmiyor. Ömer ne zaman ‘’neden anne ‘’ dese hep aynı hızla kafasına terliği yiyor, sonra kasete çekilmiş bir ses kaydı gibi aynı cümleleri, sırasını şaşırmadan sıralıyor Zehra Hanım.Konuşma hep Yetim artığı diye başlayıp, anne katili olursun diye bitiyor.
Son kez konuşacaktı Ömer Nahide onu her zamanki yerde bekliyor, beklerken ellerini ovuşturarak dua ediyordu. Uzaktan göründü Ömer yüz ifadesinden belliydi annesi ikna olmamıştı. Gelip oturdu Nahide’nin yanına -Çok dil döktüm yemin olsun gülüm ama sütümü helal etmem diyor beni de anla.
O gün Ömer ile Nahide’ nin sevdasının son günü. Nahide 19 Ömer 22 yaşındaydı. Yıl 1984.
Zehra Hanım çok geçmeden, kuyumcu Kasım Bey’lerin güzelliğiyle nam salmış kızına görücü gidiyor, haftasına kalmadan düğün dernek kuruluyor. Ömer’e yeni bir dükkan açma sözü de veriliyor, yeter ki Nahide demesin. Çok zor olmuyor Ömer’i ikna etmek. Kızın adı Selvi. Ömer hemen alışıyor yeni duruma. Ailesinden geçecek değil ya. Zehra Hanımın konağı inleten sesi Nahide’nin kulağına ilişiyor tabi, yaz günü kapılar camlar kapılar hep açık ‘’o yetim artığını ölürüm de gelin diye almam evime’’
Selvi’ye kına yakılırken tüm mahalle inliyor, sesinin buğusuyla Kamile Kadın yanık yanık bağırıyor ’’yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, annesinin bir tanesini hor görmesinler’’ Nahide de duyuyor tabi duymaz mı, yaz günü kapılar camlar hep açık. Annesinin bir tanesi benim, hor görülen benim ama eli kınalı Selvi, bu nasıl iş. Ertesi gün düğün konvoyu oğlan evinden çıkarken Nahide aklına koyuyor, Ömer’in eli ele değmeden kıyacak canına. Onlar gerdeğe diye eve gelirken, bir çığlık kopacak mahallede Nahide ölmüş diyecekler, düğüm gibi kalacak bir ömür Ömer’in boğazında düğün!
Kevser abdest alıp oturuyor kuranın başına, inşirah ferahlığı dileyip, okuyor. Okudukça ağlıyor, ağladıkça bir sebep diye yalvarıyor Allaha. Nahide’yi bu acıdan kurtarmanın bir yolunu göster bana Ya Rab diye sicim gibi dökülüyor yaşlar gözünden. Nahide annesinin hıçkırarak ağlamasına koşuyor, bir sebep ya rab diye yalvarışına baka kalıyor.
Yatıyor annesinin dizine, hiç konuşmadan sadece ağlıyor ana kız. Kevser o gün Nahide’ye kendi hayatını, babasını, nasıl kaçtıklarını anlatıyor. Aslında bir Ağa torunu olduğunu, annesi bahtının kızına nasıl sirayet ettiğini o gün öğreniyor Nahide.
Gidelim ki kızım diyor Kevser, bırak her şey böylece kalsın, biz gidelim. Aylar önce Menşure Hanım’dan gelen mektubu gösteriyor Nahide’ye, eğer gelmek isterseniz Ağa Babanız dünya gözüyle torununu görmek ister yazıyor mektupta. Nahide şaşkın ama bir o kadar da mutlu gidelim anne diyor. Düğün alayı mahalleye girmeden Nahide ve Kevser iki valizle göç ediyorlar.
Baba ocağında bayram sevinciyle karşılanıyor Nahide, Menşure Hanım; Recebimm diye kokluyor torununu, Ağa Kevser’e elini öptürüyor, çok geç kalınmış bir özürle ve nemli gözlerle bakıyor Nahide’ye. Amcaoğulları, kızları var Nahide’nin o konakta.Herkes bir uçtan sarıyor yarasını.
Nahide okula devam etmeye başlıyor, hem okuyor hem baba ocağında çalışıyor. Zamanla yaşadığı acıya alışıyor, sonra acı zamana karışıyor. Gece gündüz demeden uğraşırken bir tek sözü hiç unutmuyor, unutmak istemiyor yazıyor her yere unutmamak için’’ BEN YETİM ARTIĞI DEĞİLİM’’
Yıllar sonra mahalleye tekrar döndüğünde; Nahide ‘nin artık her şeyi vardı. Parası, arabası, yatı, katı. Bir de Yetim kızı Nahide’yi, Nahide Hanım yapan dağ gibi anası. Bütün mahallenin dili tutuluyor, Nahide’nin yürüdüğü yollar titriyor,herkes etrafında el pençe divan.
Babadan kalma eve ustalar giriyor hemen, malzemeyi Ömer’lerin nalburdan alıyorlar.
Bir teyze soruyor Nahide’ye temelli mi döndün kızım diye?
-Yok teyze diyor Nahide. Baba ocağım viran kalmasın diye görüp gözetmeye geldim.
O gün Nahide Ömer’e gelin gitmek için hazırladığı tüm çeyizleri sandığıyla koyuyor kapı önüne. Söyleyin ihtiyacı olan kızlar gelip alsınlar. Herkes sandığın başına üşüşüyor. Neden kullanmıyorsun diyorlar. Neden dağıtıyorsun, hepsi göz nuru. Nahide diyor ki; sevda artığı bunlar ölürüm de almam evime. Zehra Hanım da duyuyor tabi duymaz mı yaz günü cam pencere hep açık…

