Çekişmeden Pekişilmez

Her sabah kavga çıkan, kapasitesinin beş katı yolcu alan belediye otobüslerine benzetiyorum hayatımı. Sanki;  yer olmadığını bile bile, iç organlarımın üzerine basa basa yeni dertler yükleniyorum üzerime. O kadar dolu ki, ruhum kapısı açılmakta zorlanan otobüs gibi ağzımı açacak mecalim yok. Dışardan bakınca hiçbir şey belli değil de, içim ter ve insan nefesi kokuyor gibi. Kendimi dinlemeye çalıştığım zaman, hep bir ağızdan konuşan ama ne dediği anlaşılmayan, hepsi tanıdık simalar, bir o kadar da yabancı…

Genç kızlığım geliyor bazı geceler aklıma. Hatta çocukluğum. Merdivenlerde oturup bebek oynayışım. Bir keresin de komşu teyze;

-Ahhh kuzum, ömrüm bebelere bakarak geçecek zaten.Bırak bunları git koş oyna.

Demişti. Kızmıştım. Anlamamıştım. Keşke, çocukken daha çok koşsaydım. Genç kız olduğumda yine aynı merdivenlerde etamin işledim, dantel ördüm. Yemeği karıştırmak için ya da annem seslendiğinde koridordaki boy aynasında saçlarımı tarardım belki günde yirmi kere. Yüzümü inceler, dudaklarıma bakardım, burnumun üzerinde çıkan minik sivilcelere sıkılırdı canım. O zamanlar; bakkalın oğluna aşıktım. Kırmızı renk bir arabası vardı. Kapının önünden, müziğin sesini açarak geçerdi. O şarkıları benim için dinliyor sanıyordum, meğer tüm mahallenin kızlarına ortak yayın yapıyormuş. Eni sonu süslü Figen’le nişanlandı. İlk hayal kırıklığımdı, aynalara ilk küskünlüğüm. Figen gibi güzel olmadığımla ilk yüzleşmem. Artık, sabah ekmek almaya gitmek için heyecanlanmanın ya da merdivenlerde onu beklemenin bir anlamı kalmamıştı. Uyumadan önce kurduğum hayaller bile anlamını yitirmişti. Evet, bakkalın oğlu benim hayattaki ilk büyük kaybedişimdi. Zamanla azaldı acısı, ancak aynalarla arama bir mesafe girdi. Bir de şarkılarla…

Sonra memur oldum. Bizim zamanımızda memur olmak, şimdilerdeki gibi bulunmaz bir nimet falan değildi. Öyle ki; liseyi bitiren kızlar memur olur nişanlanınca da istifa ederdi. Ben istifa etmedim. Annem iki tane etek dikti, daireye giymem için. Babam da ilk az topuklu pabuçlarımı aldı. Siyah tokalı. İlk kez bir kadın gibi, omuz çantam oldu. Annem hep ekmek poşeti gibi sallama şu çantayı diye uyarırdı.

Bir gün işten eve döndüğümde, öğrendim ki; beni istemeye geleceklermiş. Nefesim kurudu. Ellerim buz gibi oldu. Annemin suratı Çarşamba pazarı gibi karışık. Fısır fısır bir şeyler söylüyor babama. Sonradan öğrendim ki, eş adayım subaymış. Başka şehre gidecekmişiz. Annem istemiyormuş, gözünün önünden gitmemi. Anneciğim benden önce üç çocuğu doğmadan karnında ölmüş. Benden sonrada olmamış çocuğu. Gözümün çırası diye severdi beni. Babamda hiç sesini yükseltmedi, kaşını bile kaldırmadı bana. Kavga nasıl edilir, öfke nasıl olur bilmeden büyüdüm. Üç kişilik lavanta bahçesi gibi kokan, mutlu bir yuvaydı benim evim.

Görücü heyeti kapıdan girdiğinde, babamın paçasına saklanmak istedim. İçimi daha önce hiç tanımadığım bir korku kapladı. Tüm bunlara rağmen, el öptüm, kahve yaptım, köşeme çekildim. İstediler, verdiler derken nişanlandık. Oğuz çok yakışıklıydı. Tüm mahalle kızları hayran kalmıştı, nişanlıma. Nişandan sonra ailecek Oğuz’un ailesine yemeğe davet edildik. Onlar bizim aksimize çok kalabalıklardı. Dört erkek kardeşi vardı. En küçük oğulları Oğuz’du. Yani üç eltim, halalar, amcalar, onların eşleri ve bir de büyük babaanne. Sofraya sığmakta zorlandık. Ama asıl sorun benim ailemden çok farklı olmalarıydı. Her an sesler yükseliyor ve kavga edecek gibi bağırıyorlardı. Ama aynı hızla sakinleşiyorlardı. O akşam eve döndüğümüzde hiç birimiz uyuyamadık. Bir şeyler alışık olduğumuzdan çok farklıydı. Birkaç kez Oğuz’la baş başa dışarı çıktık. Aslında bana iyi davranıyordu ama sebebini bilmediğim bir korku hissediyordum onun yanında. Sanırım anlamsızca, aniden yükselen ses tonundan rahatsız olmuştum. Trafikte yol alırken, çay bahçesinde otururken, yolda yürürken ufacık şeyler için, çok kuvvetli tepkiler veriyordu. Babam gibi değildi. Bir sabah patlıcan kızartan anneme de söylemiştim. Oğuz hiç babam gibi değil diye, bak patlıcanlar bile bir boy değil insanlar nasıl aynı olsun kuzum demişti. Kimi zaman çekişeceksin, öyle öyle pekişip yuva olacaksın. Peki dedim, annemden iyi bilecek değildim ya.

Evlendim. Daha önce, haritada yerini bilmediğim, bir şehre, çok da tanımadığım bir adamla gittim. Benimde tayinim oldu. Lojmanda yaşamaya başladık. Evimden ,kapının önündeki merdivenlerden, tütün kokan babamdan, kuzum diye diye saçımı seven annemden, alışık olduğum her şeyi geride bırakmak, diş ağrısı gibi bir zonklama bıraktı yüreğimde. Yaptığım yemekler, giydiğim kıyafetler, hazırladığım masa hatta katladığım çamaşırlar bile kocamın istediği gibi olmuyordu. İlk zamanlar; düzgün yap, düzgün giyin gibi başlayan kısa cümleler zamanla bir işi de düzgün yapamaz mısın gibi hakaret cümlelerine dönüştü. Onun o hoyrat haline karşılık ben her geçen gün biraz daha sessizleşiyordum. Evliliğimin ikinci ayında, tombul ve kısa boylu kayınvalidem evimize ziyarete geldi. Daha hal hatır sormadan, gebe olup olmadığımı sordu. Utandım. Şaşırdım. Henüz bebeğim olmadığını duyunca, ben size bunun anasıda bir çocuğu zor doğurmuş, bunu almayalım demedim mi diye bağırmaya başladı. Sanki ben orada yokmuşum gibi, hem bana hem anneme söylemediği söz kalmadı. Buhar olup kaybolmak istedim. Bu kadar ağır hakaretten sonra, boşanırız herhalde diye düşünüyordum. Bir daha nasıl yüz yüze bakardık. Bana neler söylemişti. Her şeye rağmen kahvaltı hazırladım. Sonrada eşyalarımı hazırlayıp, çıkarım diye düşünürken, tombul ve kısa kayınvalidem sanki biraz önce o kadar lafı söylememiş gibi büyük eltimi anlatmaya başladı. O pismiş evi de pek düzensizmiş. Ben hem çalışıp hem ne güzel idare etmişim, aferinmiş bana. Neye uğradığımı şaşırdım. Ne yani o kadar laftan sonra, biz küsmedik mi? Bir şey olmayacak mı? Ama ben cevap bile vermedim. Hepsini yutup, kabul etmiş mi olacağım? Evet! Tam da öyle oldu, ne zaman küs, ne zaman barışık oldukları belli olmayan bu aileyle yaşamaya alışacaktım. Ama tıpkı annemin dediği, önce çekişmem gerekecekti.

İlk büyük pekişme öncesi çekişme partisini hamileliğimin son ayında yaşadım. Hayatımda ilk defa, sesim bağırmaktan kısıldı ve ilk defa sinirlendiğim için bir şeyler kırdım yine ilk defa birilerinin üzerine yürüdüm. Ve anladım ki; susmanın kimseye bir faydası yokmuş, çocukluk öğretileri sadece babamızın huzurlu evinde geçerliymiş, bir de, dinsizin hakkından imansız gelirmiş. Çünkü ben aylar sonra ilk defa o gece çok huzurlu uyudum. Gebeliğimi öğrenmemizle başlayan, bu çocuk ölür annesi de kaç defa ölü doğurmuş laneti son aya kadar sürdü. Kocamın yedi sülalesi, hayırlı olsun demek yerine, aman çocuğa çok bağlanma, hazırlık yapma, beşik alma demeyi tercih etti. Karnımdaki bebeğin öleceğinden o kadar eminlerdi ki; babası bile bir kez karnıma dokunmadı. Tüm hanımefendiliğimle süreci yönetirken, o gece annesi ve kocam aralarında yine sanki ben yokmuşum gibi inşallah bu erkek olur aksı takdirde belki başka doğuramaz gibi fikir beyan ediyorlardı ki,  bir anda hormonlarımdaki oynamanında bana verdiği yetkiye dayanarak meyve soyduğum bıçağı burunlarının ucuna soka soka bağırmaya başladım. Deli gibi bağırıyordum. Ne söylediğimi tam hatırlamıyorum ama bir daha çocuğumla ilgili yorum yaparsanız sizi öldürürüm diye nefesim kesilesiye kadar hem bağırdım hem ağladım. Sonrada gidip mışıl mışıl uyudum. Boşanırsak diye hiç korkmadım, bana küsmelerinden de korkmadım çünkü onlar kavga ederek anlaşıyorlardı ve benim onlarla pekişip kaynaşmam gerekiyordu. Sustukça kaynaşamıyordum. Bağırdım ben de alabildiğine. Ve o günden sonra hep bağırdım. Bir dediğim iki olduğunda, kocam ya da ailesi sinirimi bozduğunda, dairede işler ters gittiğinde hep ama hep bağırdım. Sesim kalkanım oldu. Benim korktuklarım benden korkar oldu.

Özellikle son ayları olaylı geçen hamileliğimden sonra, oğlumu aldım kucağıma. Bacağı mı eğri, kafası mı büyük, sütün yetmiyor, çocuk aç mı yok kalın giydirmişsin, aman üşüteceksin dediler durdular. Alıştım mı, pekiştim mi, arsızlaştım mı? Hiç bilmiyorum. Ama zaman içinde eskisi kadar üzülmemeyi öğrendim. Ta ki; kızımı kucağıma alasıya kadar. O zamanlar çocuğun cinsiyeti konusunda doktorlar hep yanılırdı. Ama benim doktorum yanılmadı. Kızın olacak dediği an, bir alev sardı içimi. Bütün yaşadıklarım geçti gözümün önünden. Her kadın korkar mı acaba kız doğurmaktan? Ben çok korktum. Kadınların kadınlara yaptığı kötülüklerden ayrı, erkeklerin şerrinden ayrı korktum.

İki çocuğum vardı. Bir kız, bir oğlan. Büyüttüm, okuttum. Babamın ve annemin dingin nehrinden geriye kalan ne varsa verdim çocuklarıma. Annem gibi sevdim, babam gibi kokladım. Kızıma ezilmemeyi, oğluma ezmemeyi öğretmeye çalıştım. Teşekkür etmeyi, özür dilemeyi. Kusur aramamayı, seni seviyorum demenin ayıp olmadığını anlattım yıllarca.

Gün doğmak üzere. Hiç uyumadım. Bu gün kızım gelin oluyor. Yüreğim kavruluyor, normal mi acaba? Elim ayağım hep buz gibi. Ben yaşadıklarımı anneme hiç anlatamamıştım, o da susar mı benim gibi? Ya çok üzerlerse, ya haberim olmazsa… Çok seviyorum anne diyor, sevgi yeter mi?  Kapatsam yüreğime kızımı, kimse incitmese diyorum. Sonra annemim sesi geliyor kulağıma ‘’ çekişmeden pekişilmez’’. Peki pekişesiye kadar çok acır mı canı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir