-Kaça geçtin sen?
-Geçtin mi sınıfı?
-Kaça gideceksin bu sene?
– Nasıl Karne?
Kaça geçtin ben? Geçemedim ki, neden geçemedim? Nasıl geçemedim? Niye geçemedim?
On yaşında başlayan bir karabasan, on yıllarca sürer mi? Çoluk çocuğa karışmış, yetmemiş torunları bile olmuş, emekli matematik öğretmeni. Onca insan tanımış, sayısını bilmediği kadar çok kere karne vermiş, yazılı kağıdı okumuş, öğrenci mezun etmiş, ülkenin en ücra sayılacak köylerinde görev yapmış bir eğitim emekçisi. Ben!
….
Tarihi ilkokulun merdivenlerinden hızla iniyorum, arkamdan birileri sesleniyor, dönüp bakmıyorum, bana kimsenin yetişmesini tutmasını bir şey söylemesini istemiyorum. Koşmaya çalışırken, çırpı gibi incecik bacaklarım birbirine takılıyor, dizlerim paramparça. Ellerimin içine kumlar batıyor. Zor gücel ayaklanıyorum. Koşacak dermanım tükenmiş. Ama ardım sıra geliyorlar. Kaybolmam lazım. Nefes nefese, kan, ter, salya sümük bir kuytuya sığınıyorum. Bacağım zonkluyor, özellikle bileğim kopacak gibi. Kalbim yerinden çıkacak gibi, kalbim yerinden kopacak gibi. Sesler duyuyorum, geliyorlar…
Uyanıyorum.
Her uyandığımda, aynı öfkeyi bıraktığım yerde buluyorum. Babamın hayatımda unuttuğu yerde!
Babamın adı; Rıza’ydı. Ama ben onun hiçbir konuda ikna edilmeden rıza gösterdiğini görmedim. Her koşul ve şartta ilk önce itiraz eder, gönlünün edilmesini beklerdi. Bizi sevdiğini belli ederse şımaracağımızı düşündüğü için, istediğimizi alırsa tatminsiz olacağımız için falan da değildi onun bu hali. Kısacası, herkese karşı böyleydi. Aksi, huysuz, insanların yanına kolay kolay yaklaşamadığı, ne zaman kimin kafasına ne fırlatacağı, kimi kovacağı belli olmayan bir ateş topu. İşin ilginç yanı, bu üç şekerli halleriyle kendini topluma kabul ettirmiş bir küçük şehir esnafı. Şehrin çarşı diye bilinen en işlek caddesinde, köşe başındaki dükkanda bir sürü şey satardı babam. Şimdilerde o işin karşılığı var mı? Bilmiyorum. Şeker, lokum, taze çekilmiş kahve, baklagiller, tahin, pekmez, meyve kuruları, kolonya ve daha bir sürü şey. Her gün bir sürü lokumu, şekeri, pekmezi teraziye koyup müşteriye sunan adam, tatlı yiyelim, tatlı konuşalım sözünü yalancı çıkarırcasına, ağzından tek hoş laf dökülmeden akşamı ederdi. Oysa her sabah bozulan var mı diye sattığı her ürünün tadına mutlaka bakardı.
Nevin Teyze, annemin ahretliği; Allah kullarını aşlarmış derdi. Aşlamak; karıştırmak. Sıcak suyun üzerine dökülen soğuk su gibi bir nevi dengelemek anlamına gelir. Ona göre, babam patlıcansa, annem tuzlu suydu. Acısını alıp, ona lezzet katan. Yumuşak huylu, sessiz hatta neşeli bir kadındı annem. Hatta pek umursamaz, duyduğunu duymazdan gelir, onun aksi tavırlarını gönlüne hiç dert etmezdi. Orta boylu, tombul yanaklı, bembeyaz tenli bir kadındı gençliğinde. Kıvırcık saçları ensesinden az uzundu ama sanki beline kadarmış gibi savurtmaya çalışırdı. Omzunu kıvırır, saçını savurur, döner giderdi. Bu onun beni üzemezsin deme şekliydi. Babamın inadı, öfkesi anneme sökmezdi.
İki katlı ahşap evimiz, sokağın başından sayınca üçüncü sırada gelirdi. Alt katta büyükçe bir mutfak ve kiler vardı. Tezgahın hemen karşısında sarılı, morlu çiçekli bir divan, yanı başında bir odun sobası dururdu. Bir de kocaman bir masamız vardı. Gün içinde vaktimizin çoğunu orada geçirir, akşam olunca yukarı çıkardık. Yukarıda geniş bir salon ve yatak odaları. İki katı birbirine bağlayan merdivenler, her basamakta gıcırdardı. Hayatta pek bir şeyi umursamıyormuş gibi görünen annemin en hassas noktası temizlikti. O merdivenler her Allah’ın günü, toz deterjanla ve telle ovulur, tüm ev baştan sona pürü pak olasıya kadar elden geçerdi. Birilerinin bizim evimizi dağınık ve pis görebilme ihtimali, annem için en büyük felaketlerle yarışırdı.
Birbirinin peşi sıra doğmuş dört kardeşin en büyüğü olarak dünyaya gelmek, hayatın bana sunduğu nimetlerden biri değildi kesinlikle. Çünkü ilk çocuklar ailelerin acemiliğini alır, sonradan gelenlere daha tecrübe edilmiş bir yaşam devrederler. Bu bir kural değildir tabi ki ama bizim evimizde böyle cereyan etti bütün olaylar.
Babam için okumak gerekli değildi, hele ki bir kız çocuğu için! Aç açıkta değildik, karda kışta sokaklarda ne gerek vardı. İlkokulu bitirsek yeterdi işte. Böyle düşünmesine rağmen, okumak için mücadele verdiğimizi söyleyemem. Düşüncelerini bir kez dile getirir. Geri kalanını kendine saklardı. O sebeple her birimiz okuduk ve meslek sahibi olduk.
O gün, hayatımın ilk hüsranından habersiz, siyah önlüğüm, iki yanıma sarkan saç örgüm ve beyaz kurdelelerimle her zamankinden biraz daha fazla özenle gittim okula. Mezun olacağımı sanıyordum. Herkes gibi küçük adımlarla, utangaç bir tebessümle çıktım merdivenleri. Tören konuşmalarla başladı, mezun olan öğrenciler tebrik edildi. Başarısız olup sınıf tekrarı yapacakların açıklanacağı söylendi. Üzerime hiç alınmadığım bu seremonide, hiç beklenemedik bir şey oldu ve benimde adım okundu. Ben beşinci sınıfı tekrar okumak üzere sınıfta kalmıştım.
Bir gün bile şikayet edilecek bir davranışım, başarısızlıktan sayılacak bir yazılı sonucum olmamıştı. Gürültü yapanların arasında bile adım geçmemişti. O yıllarda ilkokul bitmeden önce bitirme sınavına girerdik. Tüm sınavlarımız bitmiş, yılsonu pikniğine bile gitmiştik. İçimizden bazı arkadaşlar, ilkokuldan sonu okumayacaklarını söylüyorlardı. Onlardan biri de ortanca amcamın kızı; Hatice’ydi. Henüz çocuk sayılabilecek yaşlardayken bile dedikoducu, fitne, fesat ve hasetti. Aklı fikri, çeyiz çemen işlerinde, bir elinde cımbız bir elinde ayna sevimsizlik abidesi gibiydi gözümde. Ama gel gör ki, amcamın sümüklü kızı Hatice mezun olmuş, ben sınıfta kalmıştım.
Benim sınıfta kalacağımı herkes biliyormuş. Okula erken gittiğim için, babam bir yıl daha okusun demiş, öğretmenim kabul etmiş. Ortaokulda ezilirmişim. Boyum kısaymış. Daha bir sürü sebep konuşulmuş. Gıyabımda karar verilmiş. Ama bana haber verilmemiş. Annem hiç itiraz etmemiş mesela, öğretmenim çok üzülür, kahrolur deme gereği duymamış ya da babam kimseyi dinlememiş.
Henüz beş yaşında bile değilken, üstelik kasım ayının ortasında, öğretmen bir akrabanın yanına iliştirilmek suretiyle okula gönderildim. Önlük bile alınmadan, çantasız, kitapsız misafir öğrenci kadrosundan. Evden uzaklaştırılmak istediklerini seziyordum, bu fena halde canımı sıkıyordu ama her halükarda okul evden eğlenceliydi. Çelimsiz vücudumdan beklenmeyen bir hamle ile kısa zamanda okumayı söktüm. Cüsseli benden oldukça heybetli sınıf arkadaşlarımın arasında, kendime yer açmam da zor olmadı. Sevdiler beni. Kayıtsız kuyutsuz gidip geldiğim ilk senenin sonunda müdür odasında birkaç öğretmen eşliğinde bir mülakata girdim. Neler döndüğünden habersizdim. Sordukları soruların hepsini bildim ve sınıf atlayarak kaydım ikinci sınıfa yapıldı. Her bir şey kara düzendi.
Benim yaka paça okula gönderildiğim zamanlarda, evde durumlar hiç ama hiç iyi değildi. Olanı biteni anlayamasam da, etrafta sürekli ağlayan yetişkinler, alışık olunmayan bir kalabalık vardı. Bir keresinde annemi saçlarını yolarak ve de dövünerek ağlar vaziyette yakaladığımı anımsıyorum. Büyük teyzem;’’ başı çok ağrıyor kızım, korkma ilaç verdik geçer’’ diyerek sakinleştirmişti beni. Tüm olan bitenin, üst üste yaşanan kayıplardan kaynaklandığını çok sonralarda öğrendim. Annem birkaç ay arayla önce babasını, sonra annesini toprağa teslim etmiş. Dört çocukla uğraşmaya gücü olmadığı için de beni okula göndermekten başka çare bulamamışlar.
‘’Anası bahtı kızına ‘’lafı annem için geçerli değildi. Çünkü annem yaşadığı dönem gözetilirse, kitaplara konu olacak kadar özel bir babanın evladıydı. Eşine ve çocuklarına çok düşkün, ev işlerine yardımcı, okumaya ve eğitime çok değer veren bir cumhuriyet öğretmeniymiş rahmetli büyük babam. Nazik, saygılı ve kıymet bilen. Çiçekleri ve müziği çok severmiş. Özellikle, Selehattin Pınar bestelerini dinlemekten ve söylemekten çok hoşnut olurmuş. Her daim şık ve temiz giyinir, kahvaltı sofrasına bile ütüsüz pantolon ile oturmazmış. Üzerinden geçen zamana rağmen babasını anlatırken, annemin yüzünde oluşan mutluluk ifadesi, sevildiğin sürece ölümsüz olmaya inandırır beni.
Sadece kendi doğrularına inanan babam, annem için olabilecek en kötü adaymış. Ama aynı mahallenin çocukları demişler, olmayacak işi oldurmuşlar. Babam her ne kadar gizliden sevdalı olsa da anneme, annem hiç kendine layık görmemiş babamı. Nasip denilince akan suların durduğu bir zamanın insanlarıymış onlar.
Sığındığım kuytudan bana ulaşmaları gece yarısını buldu. Yarı baygın ve ateşler içinde sayıklar vaziyetteydim. Babam kucağına alıp, eve doğru taşırken, kalp atışlarında korkuyu duydum. Soluğu yüzüme merhametle değiyordu. Tüm mahalle telaş içinde bizim evde toplanmıştı. Kulağıma çalınan endişeli sesler, içimdeki utanma duygusunu artırıyor, yok olma isteğimi perçinliyordu. Kimseyi görmek istemiyor, yapılan haksızlığı iliklerime kadar alev alev hissediyordum.
Babamın ricasını emir telakki ederim diye sorgusuz kabul eden öğretmeninim belediyede bitecek işi varmış meğerse! Üç bacısının elinden bir takım hilelerle üzerine geçireceği tarlalar için sorgusuz kabul etmiş. Güçlü bir adamdı babam, hiçbir ricası geri dönmezdi.
…..
Sessiz sedasız ve de ufacık tefecik bir kız çocuğunun, kayaları devirecek öfkesine şahit oldu sonrasında cümle alem. Kastım kavurdum, yıktım devirdim. Söz dinlemek şöyle dursun, ali kıran baş kesen oldum. O malum yaz hiçbir Allah kulu yanımda okul lafı edemedi. Kendi aralarında okul sohbeti eden kızları bile, benimle mi dalga geçiyorsunuz diye dövdüm. Aynı sınıfta okuduğum arkadaşlarımın hiç biriyle konuşmuyor, her fırsatta onları hırpalayacak bir sebepler buluyordum. Kadınlar sürekli şikayete geliyor, beni zapt-ı rapta altına alması için anneme baskı yapıyorlardı. Annem tenime yapışmış derimi kıvırmaya çalışıyor, kurumuş solmuş bedenimin karşısında çaresiz kalıyordu. ‘’ Kızım çok utanıyorum, söyleyecek laf bulamıyorum, neden böyle yapıyorsun’’ en sevdiğim cümleydi. Utanıyorlardı… Ben de o merdivenlerin tepesinde, babamın canı öyle istedi diye sınıfta kaldığımı öğrendiğimde çok utanmıştım. Sihirli kelimemiz buydu. Ne kadar çok utanırlarsa, o kadar keyifleniyordum. Ancak tüm yaramazlıklarım gün ışığı sınırları içinde kalıyor, babamın geliş saatinde herkes olağanca sahtekarlığı ile beni güya ele vermiyorlardı. Ben söylesinler istiyordum, o da utanmalıydı. Yaptıklarımın dozunu yavaş yavaş artırmaya başladım. Mahalle bakkalının camını kırdım, Fikriye Teyzelerin yeni boyattığı apartmanın dış cephesine çamurlar attım, küfür ettim, yalan söyledim, evin ekmek parasını kaçırıp, çocuklara gazoz ısmarladım ne yaptıysam babam benimle muhatap olmadı. Bazı geceler anneme;
‘’Kızına sahip ol, ben konuşursam fena olacak’’ gibi cümleler kurduysa da, arkası gelmedi.
Ben de en büyük kozumu oynadım. Planlayarak değildi yemin ederim. Sadece can evinden yansın istedim. Beni fark etsin, bir çift laf söylesin diye yaptım ne yaptıysam.
Üç kardeş, bir odanın içindeydik. Annem en ufağımızı uyutmak için yatak odasına gitti. İçimden bir şey yap dedi. Hadi yapsana! Yapamam demek gelmedi içimden. Öyle hemen de karar vermedim aslında, annem içerde uyuyup kalmasaydı, yapacak vaktim olmazdı belki. Önce yavaşça gidip camın önüne oturdum. Yüreğim ağzımdaydı, ellerim buz kesti. Çiçekli perdeyi çektim önce, sonra tülü. Bir anda son bir cesaret geldi, ardına kadar ayırdım camı. Şimdi beklemek zamanıydı. Önce iki numara yanaştı cama, bakamayacaktım. Mutfağa indim, su içtim. Boğazım yandı sebepsiz. Bir telaş merdivenleri tırmanırken, her zamanki gıcırtı içimi titretti. Tekrar odaya döndüğümde ikisi de camın önündeydi. Anlık vazgeçtim, gidip kapatmaya davranmama kalmadan Yusuf uçtu aşağıya. Ardına doğru bakıp ‘’abla’’ diyecek olduysa da vakti yetmedi.
Sonrası bir felaket, bir uğultu, ses, çok ses… Herkes kapıya üşüştü. Annemin çığlıkları, veryansın eden mahallelinin uğultuları hepsi birbirine karıştı. Oğlanı kapıp götürdüler, evde kimse kalmamıştı. Uğultu yavaş yavaş azaldı. Hava gittikçe karardı. Sonra zifir gibi oldu her yer. Kaç saat kaldım açık camın önünde vallahi de hiç bilmiyorum. Neden sonra sesler tekrar duyulmaya başladı, ölüsünü getirdiler zahir diye geçirdim içimden. İstemeden ellerime baktım. Ben mi ittim kardeşimi? Hatırlayamadım. Ben itmedim, ben kapatacaktım camı, düşsün diye camı ben açtım, o kesin! Peki, biri söylesin bana, ben mi ittim onu? Kafamı dövdüm, iki elimle şuursuzca ancak gelmedi aklıma. Sesler yaklaşıyordu. Belki gelince, onlarda beni camdan atarlardı. Atsınlardı! Yaşanmazdı bununla. Kapı açıldı, ağıt, feryat yoktu. Çok ağladılarsa demek dedim, kendi kendime,, tükenmişlerdir.
Babamın kucağındaydı Yusuf. Kafasını sarmışlar, kolu bacağı hep taş gibi. Ölmemiş Yusuf. Göz göze geldik babamla.
‘’Kızım seni evde mi unuttular’’ dedi. Bir ağlamak tuttu beni, ama nasıl Yusuf ölmüş gibi. Annem kucağına aldı,’’ dur ben bir dua okuyayım sana ‘’ dedi. ‘’Korkmuş yavrucak, nasıl kaldın sen bunca saat’’
…
Üzerinden geçen nice zamandan sonra, bir gece babaannemin koynunda uykuya geçmeye az kala yüreğimi hafiflemek ister gibi;
-Uyudun mu nine?
-Yok kızım, korktun mu?
-Yok da, babam beni sınıfta koydurdu ya, ben çok utandım nine, öfke sardı dört yanımı.
Ninem çok bilge bir kadındı. Okuması yazması yoktu ama ufacık yaşlı bedeninde bir dünyayı taşırdı. Sözüm karşında önce derin bir ‘’offf değil Allah’’çekti. Sonra dedi
-Utanma kızım, insan sadece kendi hatasından utanmalı. Her suç sahibinin kursağında yumrudur.
Ninem diyordu ki aslında; babanın yaptığından değil, kendi yaptığından utan!
