Bir Fotoğraf Bir Çok Hayat

Sınıfın içindeki uğultulu seslerden, kapının tıklandığını duyamayan öğretmenimiz, karşısında müdür beyi gördüğünde biraz mahcup oldu sanırım. Aklımda öyle kalmış. Müdür Bey ve yanındaki öğretmen, bu sınıfın hali ne der gibi yargılayan gözlerle süzmüşlerdi her birimizi. Adem Bey, öğretmenimiz; hiçbir öğrencisine sesini dahi yükseltmeyen, en öfkeli anında bile sizi gidi haytalar demekle yetinen çok yüce gönüllü bir adamdı. Zayıf bedeni, dökülmüş ve kırlaşmış saçları, bir iple boynunda asılı duran gözlüğü ile sanki dün gibi duru gözümün önünde. Sürekli gülümser, sıraların arasında dolaşırken başımızı okşardı.

Ziyaretleri, hoşgörünün suistimal edildiği bir ana denk gelmişti demek ki, birkaç saniye tatsız bir sessizlik yaşandı. Çok geçmeden Müdür Bey söze başladı;

’Hocam, okulumuzda kurulacak bando takımı için seçme yapılacak. Katılmak isteyenler yarın sabah saat on gibi arka bahçede toplanacaklar. Seçilen talebelerimiz, 23 Nisan törenleri için çalışmaya başlayacaklar.  İyi dersler dilerim.’’

Onlar sınıftan ayrılır ayrılmaz kısa süren sessizlik yerini gürültüye bıraktı. Herkes yanındaki arkadaşıyla durumu değerlendiriyordu. Adem Bey, her zaman yaptığı gibi, alyansını kara tahtaya vurarak herkes beni dinlesin diye dikkatimizi tek yöne toplamayı başardı.

‘’Evlatlar’’

 Bize genellikle bu şekilde seslenirdi.

‘’

23 Nisan sizin bayramınız. Bu neşeli günü en güzel şekilde geçirmek sizin en tabii hakkınız. Aranızda müzik kabiliyeti olanlar da, bando takımında ya da okul korosunda mutlaka ki yerini alsın. Bu şekilde, hem başka sınıflardan da arkadaşlar edinmeyi, hem bir arada hareket etmeyi öğrenirsiniz.’’

İçimde tarifsiz bir heyecan vardı. Ben de trampet çalmak, bir subay kıyafetini andıran üniformayı giymek istiyordum. Tabi başka bir sebebi daha vardı, ama bunu hiç kimse bilmiyordu. Dokuz buçuk yaşında ve komşumuzun oğlu İlhan’a ölecek kadar aşıktım. İlhan, beşe gidiyordu. Onun da bando takımına majör olacağını ablasından o günün sabahında duymuştum. Uzun boylu, kara bir oğlan. Evin karşısındaki tarlada okul çıkışı top oynar, gol atınca atletini kafasına geçirirdi. Bu onun sevinme şekliydi. Top peşinde koşarken, okul önlüğünü çantasının üzerine savurduğu için annesinden yediği dayaklar, aşkımın heybetine gölge düşürse de, etkisi kısa sürerdi neyse ki.

Okul çıkışı ben, Pembe ve Nurşen el ele tutuşup eve öyle dönerdik. Tenefüslerde de el ele gezerdik. Okul bahçesinde, kısa süreli teneffüslerde erkek çocukları, kınından fırlamış ok gibi hızla koşup dururken, kızlar öbek öbek el ele dolaşırlardı.

Pembe; bir rüzgar esse uçup gidecek kadar zayıf, çok az konuşan kederli bir kızdı. Babası bir iş kazasında ölmüş, annesi de başka bir adamla kaçıp gidince o ve üç kardeşi akrabaları tarafından başka başka ailelerin yanına gönderilmişti. Birlikte yaşadığı insanlara anne, baba dese de, o evdeki asıl görevi ev işlerine yardımcı olmak ve ayak işlerine bakmaktı. Zaman zaman evde ona iyi davranıp davranmadıklarını merak ederdim. Ama sormaya cesaret edemezdim.

Nurşen; aslında onu çok sevdiğimi söyleyemem ama annelerimiz arkadaş olduğu için, o da benim arkadaşım olmak zorundaydı. Huysuz bir kızdı ve sık sık kavga çıkarırdı.

Her zamanki gibi el ele eve yürüdüğümüz o okul çıkışı diğer günlerden daha farklıydı. Eve gidince anneme bando takımına girmek istediğimi söyleyecek ve ikna etmek için çabalayacaktım.

Annem; ikna kabiliyeti çok yüksek bir kadındı. Tıpkı bir büyücü gibi, sakin ve sabırlı bir ses tonuyla istediği her konuyu lehine çevirmeyi başarırdı. Gel gör ki, ikna edilmesi de bir o kadar zordu. Bando takımı konusunda ne düşüneceğini bilmiyordum. Sadece aklına yatmasını umut ederek eve yürüdüm.

Evde bile yüksek topuklu terlikle gezen, her gece uyumadan saçlarını bigudi ile saran, sabah geceliğini çıkarmadan rujunu süren hafif tombul oldukça kısa boylu ve dili çok ballı bir kadındı annem. Herkes ile ama istisnasız herkes ile çok iyi anlaşırdı. Evimize çamaşır ve yardım için haftada bir gelen Nermin Teyzeyi ahbaplarını karşılar gibi karşılar, muhakkak sarılıp öper, kahvaltı için seni bekledim, birlikte yeriz diye hamur kızarttım gibi cümleler kurardı. Sanki para karşılığı değil de, sadece yardım için geliyormuş gibi mahçup tavırlarla; gel bir kahve içelim dinlenmiş olursun, nasıl yorduk bu hafta seni diye söylenirdi. Nermin Teyze evine dönerken, haftalık ücretinin yanı sıra, akşam bizim için pişen yemeklerden  de götürürdü. Ayrıca annem, çocukları için lokum ve kurabiye dolu bir paket hazırlardı. Kandiller ve bayramlar annem için hediyeleşme zamanıydı. Hediyeleşme dediğime bakmayın, kimse bize bir şey getirmezdi. Annem özellikle özenle hazırladığı paketleri için aylarca hazırlanır ve onları keyifle dağıtırdı. Özellikle mahalledeki yoksul çocuklar incinmesin diye, varlıklı ailelerin çocuklarına da armağanlar hazırlaması, şimdi düşünüyorum da ne kadar hassas olduğunun yegane ispatıydı.  Çok uzun yıllar çocuk sahibi olamadığı için, beni geç yaşta dünyaya getirmiş. Arkadaşlarımın arasında kardeşi olmayan tek insandım. O yıllarda bu çok yadırganan hatta, eksiklik olarak algılanan bir şey di. Bu konuyla ilgili sık sık üzüntü yaşadığımı hatırlarım.

Annem ile babam iki yaralı kediyken karşılaşmış ve birbirlerinin en saklı yaralarını kimseye göstermeden  tedavi etmişler. Aralarındaki bağ ile ilgili yetişkin çağımda bir gün babamla sohbet ederken, annem için; aşktan bile öte, şifacı gibi bir mucize demişti.

Babam; yakışıklılığı ve vakur görüntüsüyle her kadının yüreğini ilk görüşte hoplatabilecek bir adamdı. Yana taradığı gri saçları, yaşının ona kattığı bir albeniydi. Yeşil gözleri ve ancak bu kadar yakışabirlir denilecek bıyıkları vardı. Annemin kısacık boyuna tezat, selvi boylu, geniş omuzlu ve mesleğinin gereği çok şık giyimli bir adam; Nahit Aslan Gereli.

Yıllar sonra adı ve soyadı bir tekstil markası olacak ve ben Gereli ailesinin tek varisi olarak şuan geçmişi gülümseyerek hatırlayacaktım. O zamanlar olacaklardan habersizdik ve babam sadece Terzi Nahit’ti. Bende trampet çalmaya heves etmiş bir kız çocuğu.

Babam; makas ve kumaşla harikalar yaratan bir Ermeni terzinin çırağı olarak başlamış bu işe. O kadar ki, Terzi Fedor’a elbise diktirmek için sahne sanatçıları bile birbirleri ile yarışırmış. Babam hala onu anarken, onunki Allah vergisi bir dehaydı. Ölçüyü; mezurasız, gözüyle alırdı diye yad eder. O sanatkar usta ve babam arasında baba oğul ilişkisini aratmayacak bir bağ varmış. Ve Fedor bildiği her şeyi ileri de varisi ve damadı olacağını düşündüğü Nahit’te tüm detaylarıyla öğretmiş. Lise yıllarında bir okul çıkışı babamla yediğimiz bir öğle yemeği sırasında, Fedor ile yaşadıkları şu şekilde anlatmıştı babam[u1] ;

‘’ Uzun seneler boyunca Beyoğlun’da ufacık bir çatı katında çalışmıştık. İnsanların dar merdivenlerden, solukları tıkana tıkana çıktıkları ufacık bir yer. Makasla kumaşın buluşmasına ilk tanık oluşum.

Çocuk denecek yaşta, henüz bıyıkları yeni terleyen bir delikanlıyken kesişti onunla yollarımız. Babacan bir tavrı vardı. Doğuştan kalp hastası olan kızından dolayı, hep bir yanı buruk ve kaygılı bir adam. Geçen seneler içinden ben bir terzi olarak yetişirken, Fedor da yeteneğini neredeyse bütün İstanbul’a kanıtladı. Dilden dile dolaşan tavsiyeler neticesinde o artık en iyiler arasındaydı. Adresimiz yine Beyoğlu olacaktı. Oldukça geniş bir dükkan kiraladık. Ön tarafı; seçkin kumaşların, özenle hazırlanan el işçiliği gerektiren eldivenlerin ve şapkaların sergilendiği bir mağaza şeklinde oldu.  Arka taraf atölyeydi. Kadınlar Fedor’un sanatına hayrandı. O senelerde, canlı renkler, imza niteliğinde yakalar, kabarık etekler ve onları bambaşka bir ihtişama kavuşturan eldivenler ve şapkalar Beyoğlu’da yürüyen kadınlara  kraliçe tacı takardı. Yeni atölyenin açılışında Fedor bana; ‘’ say ki, yeni başlıyoruz çocuk’’ demişti.  Öyle bir heyecan ve emekle yeni çıktığımız yolculuk iki yıl içinde, bir marka, bir imzadan çok daha fazlası olmayı başarmıştık.’’

 Bir gecede, bir saatte, birkaç dakikada değişebilir hayat. Fedor içinde böyle olmuş. 6/7 Eylül olaylarında yaşanan felaketle birlikte, Fedor’un ilmek ilmek kurduğu düzen yerle bir oluvermiş.

Babam o günü  anı defterine şu şekilde not düşmüş;

‘’Kıbrıs sorunundan mütevellit, kaygılı hava son zamanlarda epey canımızı sıkmaktaydı. Senelerdir ahbaplık ettiğimiz, Fedor’un her sabah tavla oynadığı, öğleden sonra kahvesi için buluştuğu esnaflar bile mesafeli bir tavır içindeydiler.

6 Eylül günü öğlen ajansında, radyodan Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığına dair haberi dinledik. Bugün gibi gözümün önündedir ki, Fedor’un yüzünde olacakları hissetmiş gibi bir acı belirdi. Çok geçmeden Taksim’de olayı protesto etmek isteyen gençlerin haberi aldık. Tüm dükkanların vitrinlerine Türk bayrakları asıldı. Biz de atölyenin vitrin kısmına bayrak astık.

Ertesi gün teslim edilmesi gereken çok fazla sipariş vardı. Gece geç saatte kadar çalışmayı planlıyorduk. İnsanların öfkeli bakışları ve Taksim tarafından gelen can sıkıcı haberlerden ötürü Fedor sıkıntılandı. Kızının ve eşinin evde yalnız olmaları onu huzursuz ediyordu. ‘’Erken kapatalım, Cali için çok endişeleniyorum, sesler yükselirse korkabilir’’ dedi. Biz kepenkleri dahi kapatamadan öfkeli kalabalık yönünü bize doğru çevirdi. Ellerinde sopalarla etrafa saldırıyorlardı. Kapıyı ancak tek el kilitleyebildik. Fedor’un evine doğru hızla yürümeye başladık. Çok kötü şeyler olacaktı, ama içimizden geçenleri yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyorduk. Başımız önde, nefes nefese eve vardık, ancak geç kalmıştık. Sokak  kalabalıktı. İnsanlar öfkeli ve çok saldırgandı. Yıllar yılı komşuluk ettikleri insanları bu halde görmenin şaşkınlığı tüm ailenin yüzüne kirece boyamıştı sanki. Fedor beni köşeye çekti;

‘’Bu gece burada neler olacak bilemiyoruz, Belki sağ çıkamayacağız. Bizim yüzümüzden, başına bir şey gelmesini istemiyorum’’ dedi.

Onu duymamış gibi yaptım, çünkü anlar benim ailemdi. Aksi söz konusu olamazdı. Eve saldırmaya başladıklarında, benim ufacık bekar odama gitmeyi düşündük ama sokaklar çok daha tehlikeliydi. Evin arkasındaki kümesten hallice kömürlükte neredeyse nefessiz bekledik. Camlar kırıldı, içeriye taşlar sopalar atıldı. Sloganlar yerini küfürlere bıraktı. Zor zamanların, hiç bitmeyecek gibi görünme marifeti vardır. O gece bunu iliklerimize kadar hissettik.

Taksim’de başlayan hareket nerdeyse tüm İstanbul’a yayıldı. Atölye yerle bir oldu. Sopalar, demirler, sandalyeler havalarda uçuştu. Diş Doktoru Kirkor’un muayenehanesindeki eşyaların camdan atıldığına bizzat şahit oldum. Etrafa saçılanların arasında ne yoktu ki; kumaşlar, kıyafetler, dondurma makinası desem, şaşırır mısınız? Fedor ve ailesi, bütün bir gece boyunca hırsını alamayan kalabalıktan sağ kalmak için uğraştılar. Tabi ki; onlarla beraber İstanbul’da yaşayan binlerce gayrimüslim de.’’

 Fedor ve ailesi apar topar giderken, evlerini ve kurulu düzenlerini babama emanet ediyorlar. Bir gün tekrar bir arada olacaklarına eminler çünkü. Zaten Fedor biricik hasta kızını babamdan başka hiç kimseye emanet edemez. Gözyaşları içinde ama yeniden görüşecek olmanın inancıyla vedalaşıyorlar.

Cali; Fedor’un nazlı kızı. Babamın eşi olacağına inandığı kadın. Ona hissettiği duygu aşktan ziyade, bir vefa belki de. Ancak ne var ki, mecburi ayrılık şekilleri ve Cali’nin yolda kalbinin durması onu babamın hayatında bambaşka bir yere taşıdığı kesin. Cali’nin ölümünden sonra çok kederli günler yaşayan Fedor ve eşinin ömürleri de maalesef çok uzun olmamış. Şu an bile sahip olduğumuz her şeyi onlara borçlu olduğumuzu hiç unutmadık. Babamın uzun yıllar tuttuğu yas, başka bir yaslı kadınla; annem ile son bulmuş.

Hiç tanımadığı, kendinden yaşça çok büyük bir adam ile sadece babasının diretmesi sonucu evlenmek zorunda kalan annem için, ilk evliliği ve kaybettiği bebeği, üzerine konuşulmasını hiç istemediği bir mevzudur. O konu hakkında çok fazla bilgi sahibi değilim ama babamdan sonra iyileştiğinden ve kötü zamanlarını tamamen unuttuğundan eminim.

Trampet çalma hevesimi anneme, okul önlüğümü dahi çıkartmadan, ellerimi dahi yıkamadan bir çırpıda söyleyiverdim. Böyle aceleye getirirsem sanki, hayır deme ihtimali azalır gibi.  Sonrasında ben önde, annem ardımda evin içinde dolaşmaya başladık. Hızlı hızlı, seçmelerin nasıl yapılacağını, giyeceğimiz kostümün ne kadar güzel olduğunu, bu konuda ne kadar istekli olduğumu anlattım. Annemde her zamanki gibi, çok değişik sorularıyla, konunun ayrıntılarına vakıf olmaya çalıştı. Ne zaman bir mevzu ile ilgili izin istesem ilk soru; Nurşen de geliyor mu olurdu, ve genellikle Nurşen gelmezdi. Sevimsiz! Onun hayata benim kadar hevesli olmayışı, hiçbir etkinlikte yer almak için heyecan duymayışı sanki tuhaf olan benmişim gibi bir intiba uyandırırdı. Birkaç saatlik uğraşım sonucunda, annem bando takımında olabileceğime ikna oldu, tabi ki babama sormak şartı ile. Annemin istekli olduğu bir konu, genellikle babamdan veto yemezdi ama yine de akşamı zor ettim. Akşam yemeği sırasında, annemin ılımlı ve reddi imkansız ses tonuyla babamın onayına sunulan gündem, beklenmedik bir şekilde;

‘’Bu sene gerek yok, bir yaş daha büyüsün seneye tekrar değerlendiririz’’ yanıtını aldı. Duyduklarım karşısında, bir süre kulaklarımın uğuldadığını anımsıyorum. Babamın ses tonu son derece kararlıydı ve konuyu daha fazla uzatmamız mümkün görünmüyordu. O akşam yemeğinde, tabağımdaki biber dolmalarını bitirmek için verdiğimin mücadele çok can yakıcıydı. Çünkü odama gidip, bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Ancak asla ve katha, yemeğimi yarım bırakarak sofradan ayrılamazdım. Bu evimizin tartışmaya açık olmayan kurallarındandı. Sona yaklaşırken, göz yaşlarım biberlerin üzerine damlamaya başladığında, ben de kendimi tutamayarak hıçkırmaya başladım. Göz yaşlarımın beni hayalime kavuşturduğunu sanıyorsanız, çok yanılırsınız. Çünkü; babam bana o gece hayatımın dersini verdi. Yüzünü yıka, seni bekliyorum dediği an, ben de yumuşayıp, ikna olduğunu sanmıştım aslında. Başım önümde, biraz mahcup, eteğimi çekiştire çekiştire karşı koltuğa oturdum. Bakışları ve ses tonu alışık olmadığım bir serinlik yaydı etrafa.

‘’ Seninle bu konuşmayı ilk ve son kez yapmayı umuyorum küçük hanım. Kulaklarını iyice aç ve beni çok iyi dinle. Hayatında olmasını istediğin ne varsa, onun için mücadele etmen gerekir. Bunun en iyi yolu da, konuşmaktır. Gerekçeleri ile beraber bana niçin bando takımında olmak istediğini izah etseydin seni seve seve dinlerdim. Belki yine kararım değişmezdi ama sen kararlılıkla bunun için çabalayabilirdim. Ama sen ne yaptın? Ağlayarak hatta öfkelenerek, beni alt etmeye çalıştın. Bu yaptığın benim için tam bir hayal kırıklığıdır, bilmeni isterim. Mücadele edecek gücü ve söyleyecek sözü olmayanların silahıdır gözyaşı. Ve kızım inan bana, hayatta elinden gelen her şeyi yapmana rağmen çaresiz kalacağın dertlerin olacak. O yaşları o zamanlara sakla. Çünkü sen şu an hedefine ulaşmak için hiçbir şey yapmadın. Odana gidebilirsin.’’

Duş alırken birden suyun buz gibi akması, küçük serçe parmağınızı sehpaya vurmak, dilinizi ısırmak gibi aniden gelişen ve tüyler ürperten bu olay sonrası ağlayamadım tabi ki. Ama bir planım vardı. Sabah erkenden kalktım, bol köpüklü bir sade kahve yaptım. Babam tıraşını olmuş, giyinmiş kahvesini istemeye hazırlanıyordu.

‘’Bu sabah kahvenizi ben yaptım babacığım. Dün gece yaşananlar için üzgünüm, konuşmamız mümkün mü? ‘’ dedim.

Akşam ki öfkesi geçmiş, yüzünde sabahın aydınlığı vardı. Hayır bile dese, vereceğim mücadeleye inancım tamdı.

‘’ Babacığım, öğretmenimiz böyle faaliyetlerde yer almamızın bizler için çok iyi olacağını söyledi. Diğer sınıflardan arkadaş edinmek ve birlikte hareket etmemiz için gerekliymiş. Bir de belki sana manasız gelebilir ama bando takımı için hazırlanan kıyafetleri giymeyi çok istiyorum. Sanki bir üniforma, sanki bir subay kıyafeti gibi. Lütfen en azından seçmelerde şansımı denememe izin verebilir misin? ‘’

Bütün bunları bir nefeste söyledim. Noktasız ve virgülsüz. Üstelik kafamı kaldırmadan, halının desenlerine bakarak. Bir ohh dedikten sonra, tekrar nefesimi tuttum ve hayır diyeceğine neredeyse emin olduğum cevabı beklemeye başladım. Seçmeler kaçta diye sordu, yanıtımı duyduktan sonra;

‘’Tamam, gidebilirsin, neticeyi okul çıkışı bana bildir, şansın açık olsun’’ dedi. Olumsuz yanıt alacağıma o kadar emindim ki, birkaç saniye tepki veremedim. Hemen kendimi toparlayıp, peki seçilirsem, devam edebilecek miyim seslendim, işimi garantiye almak esastı nihayetinde. Sakince başını çevirdi;

‘’Elbette, devam edebileceksin, gördüğün üzere istediklerin için mücadele etmek öyle zor değilmiş.’’

Gördüğüm, duyduğum, yaşadığım en iyi hayat dersini o gün aldım. O günden sonra, çaresizlik hissim, bağışıklık kazandı.

Takıma seçildim, günlerce çalıştık, takım arkadaşlarımı çok sevdim, en çok da İlhan’ı. Bir sürü insanın aynı anda aynı melodinin parçası olması müthiş bir histi.  Melodi dediysem; on para ver, on para ver , on para yoksa beş para ver… Parmaklarım su toplayıncaya kadar çaldım, yüzümü rüzgara vererek, İlhan’a kaçamak bakışlar atarak. Her yakalandığımda başımı utanarak yana çevirip, kalbim kıpır kıpır vurdum trampetime. Bayram sabahı, yatağımın yanında o şahane kıyafete gülümseyerek uyandım. Mücadele ederek kazandığım ilk zaferimdi. Nicelerine ışık oldu.


 [u1]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir