Misafir Odası

Babam alış veriş filesini annemin eline tutuşturuken, belli belirsiz gülümseyerek,’’ gözün aydın,  geliyor yakında geliyor koltuk takımların’’ demişti. Ahh anneciğim, ağlamakla gülmek arasında, dudaklarını ısıra ısıra bir hal olmuştu. Çiçekli mutfak önlüğünün uçlarını büke büke, biraz mahcup ne çok soru sormuştu babama. Demek ki babacığım o gün, iyi gününde olacak ki, tüm sorulara biraz bıkkın görünse bile yanıt vermişti.

Yuvarlak yüzlü, tıknaz bir adamdı babam. Çok az gülümserdi. Yüksek sesle konuştuğu da olmazdı ama neden o kadar korkardık hiç bilmem. Akşam olurken evde bir telaş başlardı. Büyükten küçüğe herkes birbirini uyarırdı. Radyoyu kıs, kaldır şu dergileri, perdeleri düzelt gibi talimatlar havada uçuşurdu. Çok özel bir misafiri karşılayacakmış gibi bir panik havası… Üstelik her akşam. Böyle davranmamızı annem mi istiyordu? Hayır! Biz ondan öyle gördüğümüz için, bu şekilde davranıyorduk sanıyorum. Annem, babamın yanında her daim utangaç ve ürkekti. Getirdiği kahve, fincan tabağına bir iki damla dökülse ve babam ona biraz ters baksa gözleri dolardı. Aynı şekilde, ellerine sağlık derken,hafif gülümsese bu sefer de, mutluluktan kızarırdı. Dört çocuklu bir kadın gibi değil de, yeni flört etmeye başladığı bir beyle konuşur gibi telaşlı yaşadı ömrünü Fazilet Hanım. Babam anneme böyle seslenirdi. Annem de ona; Akif Bey derdi.

Geniş oturumlu, altları pileli, yeşilli beyazlı örtüleriyle divanlarımız gidiyor, yerine koltuk takımları geliyordu. Artık misafirlerimiz için ayrılan yeni bir odamız olacaktı. Bu durum yaşadığımız mahalle için yavaş yavaş sıradanlaşsa bile, ailemiz için çok yeniydi. Söz konusu yıllarda, hangi şehirde yaşarsan yaşa, yakın çevren hep bir sokak aşağıda iki apartman yukarıda kısaca bir mahalle denilecek uzaklıkta olurdu. İnsanların sevdiklerini yakınında tutmayı sevdiği zamanlar. Başka  şehirlerde; akrabalarımız, babamın asker arkadaşları vardı. Onların bizi ziyarete gelmeleri ya da bizim onlara gidişlerimiz yaz aylarında olurdu. Günlerce süren hazırlıklardan sonra, nihayet kavuşulur, uzun uzun sarılırdık. O vakitler su gibi geçer, her sene tadı damağımızda kalırdı. Sabaha kadar süren sohbetlere eşlik eden, gazoz ve çekirdek bir daha hiç o lezzette çıkmadı karşıma. Meğer tadı muhabbetteymiş. İletişim araçlarının şimdikine kıyasla yok denecek kadar az olduğu yıllarda,  vefa ve dostluk şimdikinden çok daha önemliydi.  Gurbetteki yakınlarımıza, bayram, yılbaşı gibi zamanlarda kartpostal gönderirdik. Son cümlesi her zaman hasretle kucaklıyoruz olurdu. Çok nadir olsa da bazı zamanlarda, fotoğraf yollardık. Yeni koltuk takımlarımıza hep beraber ailecek oturduğumuz, babamın elini annemin omzuna attığı, annemin de şevkatle en küçüğümüz Hamdi’nin elini tuttuğu bir fotoğraf yollamıştık. Arkasına da;

‘’ yeni odamızda şen kahkahalarla geçecek, nice dost meclislerimiz olsun. Gelişinizi dört gözle bekliyoruz.

Hasretle selam ederiz…

                                                  Fazilet-Akif Güngören

Hem bu kadar yakın olup, hem arada derin bir saygıyı muhafaza edebilmek bizim zamanlarımızın terbiyesiydi galiba.

Koltuklar gelmeden önce, yeni misafir odamız badana yapıldı. Kirecin içine renk katılıp sürülürdü. Annem açık yeşil istedi. Çerçeveler ve kapı yağlı boya yapıldı. Yere damlayan boyaları kazırken, kız kardeşlerimin ve benim ellerimiz parçalandı.  Annem hemen yeni bir dantel oda takımı örmeye başladı. Modeline karar vermesi günler sürdü. Gece gündüz başka hiç bir şey yapmadan ördü de ördü. En sonunda parmağında iltihaplı bir yara çıktı. Adı; dolamaymış. Kimi nazar dedi, kimi ip parmakta çok uzun süre kaldığı için kan gitmediğinden oluyor gibi daha bilimsel şeyler söyledi. Tahta kaşık basın diyen de oldu, kocan tükürsün geçer diyen de. Babam akıllı adamdı, eczacıya danışmış. Elinde bir kremle geldi de, dolama gidiverdi. Yani koltuklar eve gelmeden, elimizden kolumuzdan olacaktık az kalsın. Öyle bir heyecan, öyle bir hazırlık ki; koltukları düşününce her hepimizin kalbi çarpıyordu. Oysa babam dahil kimse görmemişti daha önce koltukları. Sadece şipariş etmiş o kadar. Ne rengini biliyoruz, ne modelini. Soramıyoruz da! Çünkü; babam düşünmüş almış, bizim için almış. Ne yani bunlar güzel değilmiş diyecek değiliz ya. Hem koltuk işte. Ama her gece hayal ediyoruz. Hem sadece koltuk deyip geçecek kadar sıradan, hem sanki başka bir hayata açılan kapı bizim için.

Sabırsızlıkla beklenen gün geliyor. Eskiden kamyon kasaları çiçekler ve kuşlarla süslenirdi. Öyle pek süslü bir kamyon yanaşıyor kapımıza. İki adam bir de babam iniyorlar arabadan. Uzun bacaklı, oymalı, kadife pembe zemin üzerine bol çiçekli koltukları görüyoruz ellerinde.  Kolçakları bile var. Bir tane üçlü, bir tane ikili oturma seti var. İki adette berjerle yerini alıyor yeni mobilyalarımız. İki adette üstü mermer taşlı sehpa var. Hidayet, benim bir küçüğüm, abla diyor Topkapı sarayında gördüğümüzden. Abim kafasına indiriveriyor bir tane, yok daha neler diye. Hidayet neye uğradığını şaşırıyor. Abimde vurduğuna pişman olacak ki, alıveriyor kanadının altına. Söylenmez kızım öyle, görgüsüz derler. Görgü en önemli meziyet o zamanlar. En fena şey de; övünmek. Babam her birimizi sıkı sıkı tembihliyor, elinizde olanla da, evinizde olanla da böbürlenmeyin. Varsa, aklınızla övünün. Çalışın eliniz ekmek tutsun, faydalı insan olun.

 Koltuklar eve yerleşiyor. Örtüler seriliyor.  Bir de vitrin var. Camlı bölmelerinden içine koyduğunuz her şey görünüyor. Bu da demek oluyor ki; içini süslemek lazım. O çok yabancı olduğumuz bir konu. O kadar ki, içine koyabileceğimiz hiçbir şey yoktu evimizde. Misafir odamızın tam olarak hazır olması aylar sürdü. Likör takımı, porselen çay takımı, aile resimlerinin çerçevelenip yerini alması, biblolar, gümüşler… Annem her gece yatmadan uzun uzun izler sonrasında kapısını kilitlerdi.

O yılın son sahuruna kalktığımız gece yatmadan önce yine annemi salonu izlerken yakaladık Hidayet’le. Hemen bizde sokulduk yanına. İki gün sonra bayram sabahı kilit açılacaktı, annem gururla izliyordu eserini. O gece bize dedi ki; bayram sabahı bir dilek dileyin yeni odamızda, isterseniz yazıp saklayın bir köşeye. Annem bizimle sık sık böyle oyunlar oynardı. O sebeple çok alışkındık bu duruma. Eve yeni bir eşya alındığında, gökyüzünde dolunay olduğunda, kirpiğimiz yanağımıza düştüğünde… Niyet tutmak en sevdiğimiz oyundu. Hemen minik bir kağıda yazıp saklardık. 

Çok misafir ağırladık o koltuklarda. Çok kalabalık sofralar kurduk, döküldü,  saçıldı, kirlendi. Minderlerini birbirimize attığımız savaşlar yaptık, birkaç kül tablası ve vazo bu arbedede ziyan oldu. Annem arkamızdan bir çok kez terlik fırlattı sırf bu sebeple. Kolçaklarını tuta tuta heyecanla milli maçlar, Eurovision yarışmaları izledik. Kartallar Yüksek Uçar, Dallas gibi dizileri merakla bekledik. Daha bir çok sebeple dilekler tuttuk ve sağa sola sakladık. Hamdi’nin sünnet telaşı, abimin asker yemeği, annemin altın günleri, doğum günlerimiz, kazandığımız sınavların kutlamalarıyla nice mutlu anı da yedik içtik eğlendik o koltukların üzerinde.   

Annem ve babam yarım asırdır oturdukları evlerini kentsel dönüşüm için vermeye karar verdiler. Bir süre kirada oturacaklar. Otuz yıldan fazladır bizimle olan eşyalarla da evimiz gibi vedalaşıyoruz artık. Dolapların arasından, koltukların diplerinden tutulmuş niyetler çıkıyor. Hepsini okuyorum. Yazılarından tanıyorum niyetin kime ait olduğunu. Beşiktaş şampiyon olsun, babam kampa gitmeme izin versin, Narin arkadaşlık teklifimi kabul etsin gibi istikrarlı dilekler evin muhtelif yerlerine tıkıştırılmış. Bunlar abime ait. Genellikle sürekli aynı şeyleri dilemiş. Öğretmen olayım, doktor olayım, hemşire olayım, manken olayım, dansöz olayım, astronot olayım gibi kararsız dilekler tabi ki Hidayet’e ait. Şimdilerde memur emeklisi olması sevindirici bunları görünce. Hep mutlu olayım, çok oyuncağım olsun, bu gece annemle uyuyayım, herkes beni çok sevsin gibi romantik dilekler tabi ki, Hamdi’ye ait. Canım benim. Polis olmak için ne kadar da kırılgandı. Keşke mühendis olarak iş bulabilseydi.

Ben mi? Benim tüm dileklerimde aynı şey yazıyor. Feridun beni sevsin.

Feridun beni sevsin.

Feridun beni sevsin.

Yıllarca yolu gözlenen, hayalim, hayatım, umudum; Feridun.

Feridun üç evlilik yaptı. Sonuncusuna babam ben gitmem artık diye isyan etti. Bir çeyrek kaç para haberiniz var mı diye bağırındı. Birçok ülke gördü Feridun, bir beni görmedi. Televizyona bile çıktı Feridun. Bir çiçek alıp benim karşıma çıkmadı. Her pazar yanan banyo sobaları gibi yandım tutuştum da, hiç farkıma varmadı. Yeni mobilyalar gelince birde onda dilerim, belki bu sefer tutar bu niyet.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir