Burun Farkıyla Yaşamak

Bu sabah ellerimi inceledim. Kahverengi lekeler oluşmuş üzerinde. Geçen sabah tıraş olurken de, gıdığımın sarktığını fark etmiştim. Babaannem, yaşlanınca kulaklar ve burun büyür derdi. Bir çocukluk kabusu gibi işlemiş bu söz benliğime. Benim ailemde insanlar, kulakları ve burunları büyüyecek kadar çok yaşamadılar. Arka arkaya takılmış tren vagonları gibi gidiverdiler. En son annemi uğurladığımda sadece yirmi dörttü yaşım. Annemin ki; kırk altı. Babamı bir ağustos öğleden sonrasında, sokakta vurdular. Kanı balçık gibi yazıldı asfalta. İş dönüşü, bir sokak kavgasının tam ortasında kalmış. Ben seviyorum diye aldığı kirazlar ve yeşil erikler göğsüne dökülmüş halde gördüm onu, köşe başında. Çok üzüldük ama çok şaşırmadık diye hatırlıyorum. Çünkü; sokaklarda ölmek şaşırılacak bir şey değildi o vakitlerde. Şimdi şaşıran olur mu bilmem! Ardından büyükbabam yetişti babama. Oralarda tek kalamaz diye mi düşündü, bilinmez. Pek düşkündü evladına. Babaaanem için evlat acısına dayanamadı dediler.

Babaannem; cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmen açığının kapanması için uygulanan bir sistemin ilk mezunlarındandı. O zamanlar, ilkokulu bitirip, orta öğretime devam eden, derslerinde başarılı kişiler seçilerek yatılı eğitim alabilecekleri bir kurs proğramına dahil oluyorlar ve sonrasında da mecburi hizmetli öğretmen olarak atanıyorlarmış. Çocuk yaşta yatılı okumanın verdiği disiplinden mi, yüreğine genç yaşta düşen vatan sevdasından mı bilinmez, onu hiç boş otururken görmedim. Hep okunacak kitapları, çalıştırılacak öğrencileri, yardım edilecek insanları vardı. İnsanlarımız diye bahsederdi. Herkes onun ‘’insanıydı’’. İhtiyacı olan çocukları için kazaklar örer, pantolanlar diker, hepsini özenle paketler ve zaman zaman ziyaretlerde bulunurdu. Herkes ona ‘’ hoca anne’’ diye seslenirdi. Günün herhangi bir saatinde, kapı çalınır ve kapıda elinde defter, kitabıyla bir çocuk belirirdi. Asla şuan zamanım yok, müsait değilim diye geri çevirmezdi. Bizim insanlarımızdı onlar. Bize ihtiyaçları vardı. Bizim de onlara.

Dedem; babaannem kadar idealist değildi. Tembellik yapmayı severdi. Sürekli yetiştirmesi gereken işleri, yapılacaklar listesi yoktu. Belki de yorgundu. Artık sadece uzun uzun gazetesini okumak ve çayını yudumlayarak emekliliğin tadını çıkarmak istiyordu. Pazar günleri likör içmek en sevdiği alışkanlığıydı. Bir de her ayın ilk çarşamba akşamı, Beyoğlun’da bir meyhanede, kendisi gibi müşteşarlıktan emekli arkadaşlarıyla iki tek atmak en büyük keyfiydi. O akşamlar için çok özenle hazırlanırdı. Gerçi dedem için, her daim damat gibi derlerdi. Beyaz kokalı gömlekleri, her sabah tekrarladığı sinekkaydı tıraşıyla tam bir İstanbul beyefendisiydi. Tane tane konuşur, Konuşmadan önce bir süre düşünürdü, ki bu eylem genellikle gözlüğünün altından gazeteyi hafice indirerek ve gözleriyle muhattabını bir süre süzerek gerçekleşirdi.

Annem romantik bir kadındı. Lavanta kokardı. Sadece gerdanı değil, evin tüm odaları. Minik lavanta keselerini evin her yerine asardı. Diğer aile bireyleri kadar eğitimli değildi. İlkokulu bitirdikten sonra, akşam sanat okuluna devam etmiş. Dikiş nakış kurslarında öğretmenlik yapardı. Müzik dinmekten ve dikiş makinasını bir entrüman gibi çalıştırmaktan çok hoşlanırdı. Evimizin her köşesinde annemin el emeği, göz nuru bir birinden renkli şaheserler seriliydi. Çamaşır yıkamak, ütü yapmak,  mutfakta birbirinden lezzetli yemekler hazırlamak ve babamın dönüş saatinde evi bir cennet bahçesine dönüştürmek için yaratılmış gibiydi. Her akşam babam için hazırlanırdı. Bir kelebek gibi uçarak açardı kapıyı ve babama sanki yıllardır bekliyor gibi hasretle sarılırdı. Annemin bu abartılı sevgisi babaannem ve dedem tarafından kınanmazdı, aksine babamın boynuna dolanan ellerini her gördüklerinde birbirlerine bakarak gülümserlerdi. İncecik bedeni, dalgalı kahverengi saçları, göz kapaklarına değen kirpikleriyle annem; biblo bebekler kadar güzeldi. Uçuşan elbiselerinin içinde, hep gülümserken ve sevdiği şarkıları mırıldanırken hatırlarım onu. Oysa ki; babamdan sonra hiç gülümsemedi bir daha.

Babam; şahin gibi bir adamdı. Omuzları ve başı hep dik. Güzel konuşur, güzel dinlerdi. İlkeli bir hekimdi. Mesleğe başladığı ilk yıllarda, bir sürü salgın hastalık   görmüş hepsiyle can siper mücadele etmiş, köy kasaba demeden en ücra noktalara çekinmeden gitmiş ancak annem ile yolları kesişince rotasını İstanbul’dan başka yöne çevirememiş. Menderes döneminde muhalif olduğu için, zor zamanlardan geçtiğini anlatırdı. ‘’Bedeli ne olursa olsun, insan inandığı değerleri savunmalı ‘’ derdi. Eğer ki; o dönemler de vurulsaydı, onun ölümünü açıklamak hepimiz için daha anlamlı olabillirdi. Ancak öyle değildi. Babam kim vurduya gitti. Bu söz dilimize; babam ve onun gibi ölenler sayesinde yerleşmiş olmalı. Öylece yoldan geçerken, hiç aklında yokken, savunmasızken. Babamdan hemen sonra taziye için gelen bir komşu kadın babaanneme dönerek; ‘’ bak bizim insanımız diye diye tepene çıkarttıkların, bugün seni kalbinden vurdu’’ dedi. O akşam bu doğru olabillir mi babaanne diye sormaktan kendimi alamadım.

Yüreği anız yakılan bir tarla gibiyken bile;

‘’ Nefretin tohumunu yüreğine ekme oğul’’ diyebildi.

Gençlik yıllarım çok kavgalı, çok sevdalı geçti. Sevdiğim kadını, 146/1 idamla yargıladılar. Sonradan müebbete döndü. Parkam ve postallarım hangisi olduğunu hatırlamadığım bir karakolda kayboldu. İçinde bolca keder ve gözyaşı barındıran mektuplar yazdım. Bir daha asla göremeyeceğimi düşündündüğüm bir kadını yıllarca bekledim. Birçok arkadaşımın tabutunu taşıdım, marşlar söyledim, slogan attım. Ruhi Su dinledim, Ahmet Arif okudum, her cumartesi Nazım gibi güneşe çıkmayı hayal ettim. Annem gibi ağladım; böyle ciğerim bir inip bir kalkarak. Dededen kalma daktilonun tuşlarına sitemle vurdum, yazdım da yazdım. Babam gibi babam olmak istedim, güzel insanlar yetişirse yeşerecekti kurak topraklar. Olmadı. Babaannemi hatırladım, tüm çocuklar bizimdi. Hepsini benimsedim. Beklediğim kadın, yıllar sonra çıkıp geldiğinde gözlerinde her şeye hatta bana bile öfke gördüm. Menekşe gibi bakmıyordu artık gözleri, rutubet ve sigara kokusu sinmişti, yaşama inadına. ‘’Seni artık görmek istemiyorum’’ dedi bana. Ona kızamadım. İnancında tükenebilen bir şey olduğunu, omuz omuza mücadele ettiğim birçok arkadaşımın beni görünce yolunu değiştirdiğinde anladım.

Hiçbir zaman çok kazanamadım. Ama her zaman çok çalıştım. Ve kazandığımı paylaştım. Bir tek insan bile okulla, defterle kitapla buluşursa aydınlanır yarınlar diye direndim. Yakın zaman sonra kulaklarım ve burnum büyür sanırım. Ölmekten korkmak değil de, sanki eksik kalmış gibi bir his yakıyor boğazımı. Bir sabah hayat annemin tarçınlı sütüyle tekrar başlayacak ve bir kez daha yaşayacakmışım gibi bir hayal var nicedir aklımda. Bu hayat bana yetmedi gibi. Her adem oğlunda var mıdır aynı telaş. Pazar sabahları annemle babamın yatağına sokulurdum. Sağım solum sıcacık. Bir daha hiç öyle hissetmedim. Bir yatağın sol tarafına ilişip, sağımda yatan kadınla ortamızda bir çocuk hayal ettim ve daha bir sürü insana dair şeyler. Ömrümün bitişini, dedemin burnuna indirdiği gözlüğünden etrafa bakışı gibi izliyorum. Takvimler seksene doğru koşar adım gidiyor, yemin edebilirim ki, az önce sokakta top oynamışım ve buz gibi gazoz içtiğim için sesimdeki bu çatal. Büyümedim aslında, göz açıp kapayıncaya kadar bir şerit geçti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir