Bizim Oralardan Sizin Buralara

İç Anadolu’nun ortancası bizim memleket değildir aslında, biz güneye daha yakınız. Fakat ne hikmettir bilinmez, bizim şehrimizde her şey orta karardı o zamanlar. Belki de,  sadece benim çevrem öyleydi de, tüm vilayetin adına konuşuyorumdur. Neticede üzerinden çok zaman geçti.

 Tüm evlerin birbirine benzediği, zengin ile fakirin eşya, kıyafet gibi kavramlar ile ayrılamadığı yıllardı. Annelerin hemen hepsinin ev hanımı olduğu, memur babaların çokça itibar gördüğü, her evde en az üç çocuk doğan, dip dibe evlerde yaşanılan paranın pulun çok lafının edilmediği zamanlardan bir ortanca hikayesi anlatacağım sizlere.

Neden ortanca?

Çünkü; çevremdeki herkesin aksine, ortalama olanı reddedip, aykırı işlerin hevesine düştüm. Ve bugün anlatacak dolu dolu bir hikayem var. Uğrunda çok  çeksemde, çoğunluğa uymadığım için pişman değilim.

Katı kuralları, töreleri, mutsuz eden şartları yoktu bizim oraların, hiç olmadı. Az konuşan, nispeten asabi ama özünde iyi niyetli, sabah erkenden işe gidip, akşam olunca eve gelen babalarımız, çok konuşan, dedikoduya şerbetli, eli işe yakışan, hamarat ve çok anaç annelerimiz vardı hepimizin. Bizim buralarda çocuk doğar, okula gider, kız ise öğretmen ya da hemşire olur. Memleketten ayrılmadan olunabilecek sadece iki meslek vardır. Başka şehirlere okumak için gitmek, o yıllarda ülkenin politik havası açısından mümkün değildir zaten. Erkek çocuk için de durum çok farklı beklenemez tabi ki. Devam ettireceği bir baba mesleği varsa onun başına geçer yoksa ya memur olur ya da bir fabrikada iş bulabilmek için tanıdık kovalardı. Bir birine denk bulunan kızlar ve oğlanlar aracılar sayesinde baş göz edilir, onlarda anne babalarından gördükleri hayatları itina ile yaşamaya devam ederlerdi. Her hepsi üzerlerine karbon kağıdı konmuş gibiydi.

Aslında, gençlik yıllarımı hatırladığımda, Münir Özkul’lu Adile Naşit’li sıcacık bir aile komedisi izlemiş gibi olurum. Öylesine sıcak, öylesine saf ve sıkı bağlar vardı aramızda. Bu birbirinin aynısı hayatı yaşayan tanışlar, akrabalar, komşular da mutsuz değildi de, ben ayrık otuydum ya da Neco ayrık otuydu. Ben sadece sevdalıydım.

Yaz aylarında, birkaç km uzakta olan bağ evlerine göçerdik. Birkaç dönüm bahçe içinde, çoğu iki katlı, taş evler. Her birimizin bahçe girişinde Vita yağ kutularına ekilmiş çiçeklerimiz, cümle kapısının girişinde dururdu. Bahçeyi gören yerde tahta bir sedir evlerimizin olmazsa olmazıydı. Başka memleketlerin aksine bizim bağlarımızda sadece üzüm değil, hemen hemen tüm meyveler bahçelerimizi renk renk süslerdi. Daracık toprak yollar, yolu ikiye bölen dere, yeşilin envaı tonu ve sıcacık komşuluk ilişkileri dışında hiçbir konfor yoktu bu evlerde. Elektrik ve su bile! Akşam ezanı okunurken yanan gaz lambaları ve bahçeye kazılan kuyularından çıkan su kurtarıcı olurdu. Evlerin sadece bir odası evin dışındaki sokağa bakardı, bizim evdeki o oda benim ve kız kardeşimindi. Bazı tesadüfler tüm hayatınızı değiştirir. Benim hayatım, o odanın penceresinden bakarken değişti. Oysa bahçeye bakan oda da kalmak için oğlan kardeşlerimle yazı tura atmıştık, yazı çıksaydı, Neco’yu belki de hiç bilmeyecektim.

Hemen karşımızdaki bağ evinin sahipleri;  Zöhre Nine ile Adem Amca’nın İstanbul’dan yaka paça getirilen torunları Necmettin. Adını sorduklarında; Neco diyor. Hakkında bin bir çeşit dedikodu kol geziyor. Hırsız olduğunu söyleyen de var, anarşist olduğunu söyleyende!  Evlerden ırak diye, kulaklarını çekip vuracak tahta arıyor bizim kadınlar. Çok korkuyorlar bu genç adamdan. Neden gelmiş diyorlar fısır fısır, işi gücü yok muymuş, yazık diyorlar bu yaştan sonra Zöhre Nine ne yapacak bu arsız oğlanla. Oysa nine, paşam diye sesliyor hep Neco’ya. Onu izlerken gözü parlıyor, hiç yük değil omzuna hatta renk gelmiş sarı benzine. Ama kazan hep fokur fokur, kim bu hayırsız oğlan? Niye gelmiş buralara? Annem sıkı tembih ediyor, aman kızım diyor, kafanızı kaldırıp bakmayacaksınız, başımıza iş olur. Kaçak mı, ayyaş mı ne derdi var ki, sürgün olmuş buralara?

Temmuz ayını ortalarken, yavaş yavaş hayat normal seyrine dönmeye başlıyor, sokak sakinleri Neco’nun zararsız olduğuna mı ikna oluyorlar yoksa konuşmaktan yoruldukları için mi bitiyor bu muamma anlayan ileri gelsin.

Ne zaman ki, birinden ya da bir şeyden uzak durmamız defalarca söylenirse, o şeye karşı inanılmaz bir merak duyarız ya, Neco’da benim aklımdan bir an çıkmıyor o yaz.

 Neden hiç insan içine karışmıyor?

Sabaha kadar gaz lambasının dibinde ne okuyor?

Hırsız ya da ayyaş birinin kitapla ne işi olur?

Ya zararlı kitaplar okuyorsa?

Acaba anarşist mi?

Anarşistler tam olarak neye benzer ve ne iş yapar?

O da bizden korkuyor mu?

Neden kimseye selam vermiyor?

Bunun gibi binlerce soru kemiriyordu beynimi, onu tanımak istiyordum. Elleri her daim cebinde, evden sadece kısa yürüyüşler için ayrılan bu adamla ilgili her detay ruhuma işleniyordu. Uzun boyu, dimdik ve mağrur duruşu, o dönemin gözdesi bol paça pantolonları ve soluk renkli gömlekleriyle kapımızın önünden her geçişinde, içimden bir ses, kıt’a dur diyordu. Gözlerim ve kalbim, beni fark etmeyen bu adam karşısında selama durup, kontrolsüzce titreyen ellerime ve çarpan kalbime söz geçirmekte zorlanıyordu. Bazı günler annem tarafından fırlatılan bir terlik, bazı günler sebepsiz susup tekrar çalışan aksak radyonun sesi beni kendime getirirdi.

Elektrik olmadığı için, yedeklediğimiz pillerimizle hayatımıza ses olmaya çalışan radyomuz; dünya ile tek bağlantımızdı. Radyo tiyatrolarını nefes bile almadan dinler, sevdiğimiz bir şarkının en güzel yerinde hışırdamaya başladığında öfkeyle sağa sola sallayarak düzelmesini umardık. Tüm uğraşlarımıza rağmen, hışırtı sesini bile duyamadığımız zamanlarda, ses ayarını sonuna getirir ve elimizden bırakıverirdik. Aniden giden ses yine aniden gelir ve bazı zamanlar birden evin içinde yankılanan Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın ya da Başbakan Süleyman Demirel’in gür sesleriyle irkilirdik. Şu gavur icadının sesini kapatın diye yeri göğü inleten babaannemin sesi de eklenince bir cümbüş kopuverirdi evde.

Kayısılar, kirazlar, fındıklar ve üzümler olmuştu. Evlerin damlarında kadınlar kış için kurusun diye kayısıları ikiye bölüp çekirdeğinden ayırarak kurumaya bırakıyorlardı, tüm damlar turuncuydu bu sebeple. Kayısı şakalamak deniyordu bu işe. Tam o aralar elinde büyükçe bir bavulla başka bir İstanbul gazisi göründü sokağın başında. Onu damdan ilk ben gördüm;

-Nazife Teyzeeee, Kaya Abi geliyorrrr…

Nazife Teyze, iri yarı bir Bulgaristan göçmeni. Ailesi o beş yaşındayken gelmiş bizim buralara. Muhacir deniyor oralardan gelenlere. Çok marifetli bir kadın, elleri ayakları bizim kadınlarınkinden çok daha büyük, uzun ince bacakları, beyaz teni, geniş omuzlarıyla tam bir kudret timsali. Herkes ondan akıl alır. Yedi çocuk doğurmuş, hepsi  okumuş, başka başka şehirlerde çok iyi makamlarda işler bulmuş. Kazan dibi Kaya ise son çocuğu, az daha fazla kayırırım onu diye bahsettiği oğlu. Ona ayrı bir zaafı var. Mühendis, o da annesi gibi enli boylu, dev gibi bir adam. İstanbullu karısının güzelliği dillere destan. Kadın bizim buralara sadece bir kez geldi, iki günden fazla kalamadı. Nazife Teyze ile de yıldızlarının pek barışmadığı aşikardı ama koca yürekli kadın ailesinin açığını verir mi hiç? İşleri çok ondan yolları düşmüyor buralara diye kapattı konuyu her açmak isteyene. Peki ne olmuştu da, şimdi Kaya elinde bir bavul üstelik perim perişan anasının evine yaralı kuş gibi konuvermişti?

Uzaktan habersiz ve zamansız kim gelse, aynı çalkantı yükseliyordu hep. Kaya olaylara karışmış, anarşist olmuş dediler yine. Kaya bizim buraların en sevdiklerindendi aslında, iftihar ederlerdi başarısından ama bu sefer geldiği günden beri evden çıkmayışı, hatta Nazife Teyze’nin bile pek ortalarda görünmeyişi, kapılarına gidenleri bir sebeple başlarından savmaları, insanları şüphelendirmeye, çıkan dedikoduların dozunu artırmaya yetmişti.

Kaya’dan sonra, Neco’nun gizemi etkisini yitirmiş, tüm evlerde gündem Nazife Teyzelerde neler olup bittiği olmuştu.

Güneşin insanın yüzüne alev alev çarptığı bir öğlen vakti Nazife Tezye, cümle kapısından seslendi anneme,

-Bacımmm destur var mı?

Bu onun müsait olup olmadığımızı soruş şekliydi, annem biraz panik, biraz şefkatli bir sesle buyur Nazife Abla buyur, diye bırakıverdi elindeki işini.

Nazife Teyze, bacaklarını kapatan uzun pazen eteğini, sıcaktan bunaldığını belli edercesine hafif savurarak oturdu tahta sedire. Çok sıkkın olduğu her halinden belliydi. Müsaaden varsa bir sigara tellendireceğim dedi, annem kahve de yapsın kızlar diye gözüyle bizi mutfağa postaladı. Kardeşim bakır cezveyi ocağa koyarken, ben neler konuştuklarına kulak kabartmaya çalışıyordum.

Kaya Abi yemiyor, içmiyor, uyumuyormuş. Günler geçmiş ama Nazife Teyze, evladının yürek yarasına çare olamamış. Kapının kıyısından onları dinlerken, annemin tamam da, derdi neymiş bu oğlanın dememek için kendini zor tuttuğunu,  olanı biteni anlamak için yanıp tutuştuğunu fark ettiğim an, gülmemek için kendimi zor tuttum. O yaşımda bunu anlayamasam da, şimdiki aklımla emin olduğum tek bir şey var ki, o da başkasının derdi, geri kalana sadece merak konusu oluyor. Senin yandığın alevler, başkasının hayatına renk katıyor. Bunu yapan annem bile olsa gerçek ne yazık ki bu.

Nazife Teyze biraz ağlayıp, biraz lafı dolandırdıktan sonra nihayet sadede geldi ve baklayı ağzından çıkardı. Gelini çekip gitmiş, oğlunu terk etmiş. Meğer bizim adıyla müsemma; kaya gibi sağlam abimizin toz gibi dağılmasının sebebi buymuş. Daha da vahim olanı, çocukları olmuyormuş ve de doktor kusur sen de demiş Kaya Abi’ye. Gencecik bir kızken bile cümlenin içinde geçen ‘’kusur’’ kelimesinden irkildiğimi bugün bile hatırlarım. Ne vahşice bir söylem şekliydi o. Nasıl can yakan ve eksik hissettiren. Nefret etmiştim o doktordan. Bunu anlatmanın başka bir yolu olmalıydı.

Annem, gelene gidene;

‘’aman benden duymuş olma ama Kaya, anarşist falan olmamış, sorma sorma oğlan perişan’’ diyerek, iki elini dizlerine vura vura anlattı diğerlerine durumu. Zaten öyle olması gerekiyordu. Bence Nazife Teyze anlatması için annemi seçmişti. Sonuçta tek kişiye anlatmak, herkese ayrı ayrı anlatmaya çalışmaktan kolaydı.

Herkes çok üzüldü, bir süre sonra erkekler Kaya Abi’yi anason kokusuna boğup, derdini hafifletmeye çalıştılar. Kadınlar başka birini bulup evlendirmek için seferber oldular. Güz yaklaşırken, ev ekmeği yapmaya oturan yaşlı teyzeler oklavadan çıkan ilk ekmekle tatlı dürüm yapıp, Kaya Abi’ye gönderdiler. Herkes elinden geldiğince, en önemlisi bildiğince yarasına merhem olmaya çalıştı ve yaz biterken reçel, salça, tarhana hazırlıklarıyla birlikte şenlenen sokakta Kaya Abi’nin de yüzü gülmeye başlamıştı. Kalabalığın ve birlikte olmanın şifacı bir özelliği vardı nihayetinde.

Gidiyorduk artık. Bir hafta on gün sonra, okullar açılacaktı. Bağ evlerinden şehre inmek çok zahmetli olduğu için, o vakitten önce göçerdik her yıl. Tek kelime edemeden, göz göze bile gelemeden bir yaz bitmişti. Bir sonraki yaza, Neco buralarda olur muydu? Kaya Abi gibi Neco’da aşktan sürgün yemişti belki de. Bütün bir yaz uğraşıp, didinip bir türlü çözememişti bizim kadınlar, o oğlanın geliş sebebini. İşte bitmişti yaz, ellerimden kayıp gidiyordu ilk aşk.

Bir mektup yazdım ona. Rezil olmak vardı işin ucunda. Annem duyarsa ya kemiklerimi kırardı, babam duyarsa okuldan alırdı belki de. Her şeyi göze alacaktım. Onu tanımak istiyordum. Şuan ne yazdığı kelime kelime hatırlamam tabi ki mümkün değil ama geceler boyunca ne okuduğunu çok merek ettiğimi, kitaplarını benimle paylaşırsa çok sevineceğimi yazdığımı iyi hatırlıyorum. Babamın kenarı kahverengi şeritlimendillerinden birini gizlice alıp, mektubu arasına iliştirdim. Yol boyunca peşi sıra yürüyüp en tenha yerde, mendilinizi düşürmüşsünüz dedim ve eline tutuşturdum. Bu mendil bana ait değil gibi bir şeyler mırıldandı ama duyamayacak kadar heyecanlıydım ve koşarak uzaklaştım. O gece perdenin arkasından bizim odaya doğru defalarca baktı, bende ona. Nihayet farkıma varmıştı. İki günün sonunda o da bana bir mektup yazdı. Hala çok özenle sakladığım bu metin üç sayfayı geçkindi. Mektuptan bile daha değerli olan kısmı veriş şekliydi. Olası bir yakalanma durumu olmasın diye, mektubunu derenin kenarındaki büyük taşa sıkıştırdım, almayı unutma diye fısıldadı yanımdan geçerken. İlk defa gülümsediğini gördüm. Nefes nefese ulaştım söylediği yere. Okuduklarımı anlamam çok uzun zaman aldı, sıkışan kalbim buna engeldi çünkü.

Hukuk Fakültesi öğrencisi olduğunu, okulunun sık sık boykotlar sebebiyle kapalı kaldığını, ailesinin olaylara karışmasından korktuğu için bizim buralara gönderdiklerini yazmış. Okuduğu kitapları merak etmemden çok mutlu olduğunu, kitap üzerine sohbet edebilen iki insanın her konuda ortak müşterek bulabileceğinin anlatmıştı mektubunda. Onu tanımak istediğimi söylediğim için, bana kendi hayatını ailesini, İstanbul’u, evini, arkadaşlarını uzun uzun bahsetmiş. Artık onu tanıyordum. Benim küçücük pusulamı ciddiye alıp, sayfalarca üşenmeden kendini anlatan bu adama hayranlığım bin kat daha arttı. Birkaç gün sonra aynı yere okumam için Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini bıraktı. Kitabın içinde şehre döndüğümüz zaman okulun ilk günü beni görmeye geleceği yazıyordu. O zamana kadar okumayı bitirirsen konuşacak harika bir konumuz olur demişti. Okudum tabi ki. Hem de soluksuz. Hayatımın en önemli sınavına hazırlanır gibi bir ciddiyetle üstelik.

O gün geldiğinde, lacivert üniformam ve beyaz göleğimi ilk buluşma için giydim. Saçlarımı başka bir hevesle ördüm. Aklımın bir yerinde hep ya gelmezse korkusuyla, zamanın peşine düştüm ve nihayet onu karşımda gördüm.

Öyle pastanelerin, çay bahçelerinin olduğu bir memleket değil ki bizim oralar. Bir bardak çayı karşılıklı içelim diyemedik.Biz de ara sokaklardan kimse bizi görmesin diye dua ederek yürümeye başladık. Birkaç gün sonra evine döneceğini anlattı, seneye yaza mutlaka gelecekmiş yine. Bir mektup adresi verirsen, sana yazarım yine dedi. İnce Memed’i konuştuk.  Abdi Ağa’yı, Mustafa’yı… Ağasız köyler diledik tüm dünya için. Recep çavuştan bahsettik. Tam ayrılmak üzereyken dedi ki, bizim içinde bir şey buldun mu İnce Memed’de?

 Anlayamamıştım!

‘’Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez.Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.’’

-Bu satırları anımsadın mı Nazlı?

-Tabi ki

-Biz de seninle konuşabiliyoruz ya, o sebeple çok kıymetli seninle geçen zaman.

                                      …….

O kış, sürekli yazıştık. Ama yazdıklarımızın içinde tek kelime aşk meşk yoktu. Okuduklarımızı anlattık birbirimize, yaşadıklarımızı. Türkiye’nin hallaç pamuğu gibi karıştığı o yıllarda, benim ortancama güneş olmuştu. Memleket meselelerini onun ağzından yazılmış mektuplardan takip ederdim. Sanki her şeyin en doğrusunu bir tek o biliyordu.

Ailemle daha doğrusu babamla ilk defa o kış, karşı karşıya gelecektik. Sebebi üniversite okumak istememdi. Üstelik bir de İstanbul’da okumak istiyordum. Bir genç kızın evinden o kadar uzaklara gitmesi, hiç alışılmış bir şey değildi. En olası ihtimal Ankara’ydı. Ama İstanbul imkanlar dahilinde değildi. Neco’nun mektupları eve gelemedi için, dayımın kızının çeyiz malzemeleri sattığı dükkana gelirdi. Artık konuştuğumuz tek konu buydu. Var gücümle hazırlandığım sınavların sonucunda, İstanbul’da olmak istiyordum. Neredeyse gidip görmüş gibi biliyordum oraları Neco sayesinde.

Yaz tekrar kapımızı çalmaya hazırlanırken, Neco bu yaz gelemeyeceğini yazdı. Bütün bir yaz burada vakit kaybetmek yerine, bir avukatın yanında mesleğe hazırlanarak geçirmenin daha faydalı olacağını düşünmüş. Haklıydı. Ancak şehre inmem çok zor olduğu için ona yazamadım. Haberleşemeden geçen birkaç ayın sonunda ben de artık bir hukuk öğrencisiydim.  Tüm ikna çabalarına rağmen aldığım puan ve başarım ailemi gururlandırmıştı ve rıza göstermelerini sağlamıştı. Bendeki değişimin farkına vardılar. Çok endişe duysalar da, bana güveniyorlardı. Günlerce süren aile içi küslükler, akşam yemeklerini protesto ederek aç kaldığım geceler, tüm akraba ve tanışlara karşı verdiğim direniş karşılında herkes anlamıştı ki, ben farklı bir hayat için hazırdım.

 Memleketimden, gönlümün ortanca çiçeğinden, ilk ayrılışım, kanadımı hayata karşı ilk çırpışımdı. Okul ve yurt kayıt işlemleri bittikten hemen sonra, babam akşamüzeri kalkan otobüse binmek için ayrıldı yanımdan. Evet, artık bu kocaman şehirde yapayalnızdım. Neco’ya yazmıştım ama cevap gelmemişti. Sultanahmet meydanından etrafa bakarken, birbirimizi bulabileceğimize olan inancım neredeyse kaybolmuştu. Üzgün değildim, çünkü bir hayranlıkla başlayan hikayemin sonucunda, hukuk fakültesi vizesi almıştım. Biraz yalnız, biraz korkak, kalacağım yurdun kapısına doğru yürürken, içeride beni bekleyen sürprizden habersizdim. Oradaydı! Danışmada adımı anons ettiriyordu. Öyle bir sarıldık ki, sanki yer titredi. İlk defa sarılıyorduk, ilk defa kavuşuyorduk.

Neco ve Nazlı olarak otuz yıldan az fazla sürdü yol arkadaşlığımız. Çok kereler ayrı düştük. Babaanne evine yaz sürgününün esamesi bile okunmayacak sürgünler gördük. Güneşe ve gökyüzüne hasret kalmak pahasına ağaların olmadığı bir dünyanın hayali için savaştık. Bir çocuğumuz olmadı, mutlaka ki doktorlara sorsaydık birimizden birini kusurlu sayarlardı. Sormadık! Elbet birimiz önce gidecektik bu dünyadan, onun kalbi daha erken yoruldu. Son nefesini vermeden önceki gece, yatağından seslendi.

İç Anadolu’nun ortancası bizim memleket değildir aslında, biz güneye daha yakınız. Fakat ne hikmettir bilinmez, bizim şehrimizde her şey orta karardı o zamanlar. Belki de,  sadece benim çevrem öyleydi de, tüm vilayetin adına konuşuyorumdur. Neticede üzerinden çok zaman geçti.

 Tüm evlerin birbirine benzediği, zengin ile fakirin eşya, kıyafet gibi kavramlar ile ayrılamadığı yıllardı. Annelerin hemen hepsinin ev hanımı olduğu, memur babaların çokça itibar gördüğü, her evde en az üç çocuk doğan, dip dibe evlerde yaşanılan paranın pulun çok lafının edilmediği zamanlardan bir ortanca hikayesi anlatacağım sizlere.

Neden ortanca?

Çünkü; çevremdeki herkesin aksine, ortalama olanı reddedip, aykırı işlerin hevesine düştüm. Ve bugün anlatacak dolu dolu bir hikayem var. Uğrunda çok  çeksemde, çoğunluğa uymadığım için pişman değilim.

Katı kuralları, töreleri, mutsuz eden şartları yoktu bizim oraların, hiç olmadı. Az konuşan, nispeten asabi ama özünde iyi niyetli, sabah erkenden işe gidip, akşam olunca eve gelen babalarımız, çok konuşan, dedikoduya şerbetli, eli işe yakışan, hamarat ve çok anaç annelerimiz vardı hepimizin. Bizim buralarda çocuk doğar, okula gider, kız ise öğretmen ya da hemşire olur. Memleketten ayrılmadan olunabilecek sadece iki meslek vardır. Başka şehirlere okumak için gitmek, o yıllarda ülkenin politik havası açısından mümkün değildir zaten. Erkek çocuk için de durum çok farklı beklenemez tabi ki. Devam ettireceği bir baba mesleği varsa onun başına geçer yoksa ya memur olur ya da bir fabrikada iş bulabilmek için tanıdık kovalardı. Bir birine denk bulunan kızlar ve oğlanlar aracılar sayesinde baş göz edilir, onlarda anne babalarından gördükleri hayatları itina ile yaşamaya devam ederlerdi. Her hepsi üzerlerine karbon kağıdı konmuş gibiydi.

Aslında, gençlik yıllarımı hatırladığımda, Münir Özkul’lu Adile Naşit’li sıcacık bir aile komedisi izlemiş gibi olurum. Öylesine sıcak, öylesine saf ve sıkı bağlar vardı aramızda. Bu birbirinin aynısı hayatı yaşayan tanışlar, akrabalar, komşular da mutsuz değildi de, ben ayrık otuydum ya da Neco ayrık otuydu. Ben sadece sevdalıydım.

Yaz aylarında, birkaç km uzakta olan bağ evlerine göçerdik. Birkaç dönüm bahçe içinde, çoğu iki katlı, taş evler. Her birimizin bahçe girişinde Vita yağ kutularına ekilmiş çiçeklerimiz, cümle kapısının girişinde dururdu. Bahçeyi gören yerde tahta bir sedir evlerimizin olmazsa olmazıydı. Başka memleketlerin aksine bizim bağlarımızda sadece üzüm değil, hemen hemen tüm meyveler bahçelerimizi renk renk süslerdi. Daracık toprak yollar, yolu ikiye bölen dere, yeşilin envaı tonu ve sıcacık komşuluk ilişkileri dışında hiçbir konfor yoktu bu evlerde. Elektrik ve su bile! Akşam ezanı okunurken yanan gaz lambaları ve bahçeye kazılan kuyularından çıkan su kurtarıcı olurdu. Evlerin sadece bir odası evin dışındaki sokağa bakardı, bizim evdeki o oda benim ve kız kardeşimindi. Bazı tesadüfler tüm hayatınızı değiştirir. Benim hayatım, o odanın penceresinden bakarken değişti. Oysa bahçeye bakan oda da kalmak için oğlan kardeşlerimle yazı tura atmıştık, yazı çıksaydı, Neco’yu belki de hiç bilmeyecektim.

Hemen karşımızdaki bağ evinin sahipleri;  Zöhre Nine ile Adem Amca’nın İstanbul’dan yaka paça getirilen torunları Necmettin. Adını sorduklarında; Neco diyor. Hakkında bin bir çeşit dedikodu kol geziyor. Hırsız olduğunu söyleyen de var, anarşist olduğunu söyleyende!  Evlerden ırak diye, kulaklarını çekip vuracak tahta arıyor bizim kadınlar. Çok korkuyorlar bu genç adamdan. Neden gelmiş diyorlar fısır fısır, işi gücü yok muymuş, yazık diyorlar bu yaştan sonra Zöhre Nine ne yapacak bu arsız oğlanla. Oysa nine, paşam diye sesliyor hep Neco’ya. Onu izlerken gözü parlıyor, hiç yük değil omzuna hatta renk gelmiş sarı benzine. Ama kazan hep fokur fokur, kim bu hayırsız oğlan? Niye gelmiş buralara? Annem sıkı tembih ediyor, aman kızım diyor, kafanızı kaldırıp bakmayacaksınız, başımıza iş olur. Kaçak mı, ayyaş mı ne derdi var ki, sürgün olmuş buralara?

Temmuz ayını ortalarken, yavaş yavaş hayat normal seyrine dönmeye başlıyor, sokak sakinleri Neco’nun zararsız olduğuna mı ikna oluyorlar yoksa konuşmaktan yoruldukları için mi bitiyor bu muamma anlayan ileri gelsin.

Ne zaman ki, birinden ya da bir şeyden uzak durmamız defalarca söylenirse, o şeye karşı inanılmaz bir merak duyarız ya, Neco’da benim aklımdan bir an çıkmıyor o yaz.

 Neden hiç insan içine karışmıyor?

Sabaha kadar gaz lambasının dibinde ne okuyor?

Hırsız ya da ayyaş birinin kitapla ne işi olur?

Ya zararlı kitaplar okuyorsa?

Acaba anarşist mi?

Anarşistler tam olarak neye benzer ve ne iş yapar?

O da bizden korkuyor mu?

Neden kimseye selam vermiyor?

Bunun gibi binlerce soru kemiriyordu beynimi, onu tanımak istiyordum. Elleri her daim cebinde, evden sadece kısa yürüyüşler için ayrılan bu adamla ilgili her detay ruhuma işleniyordu. Uzun boyu, dimdik ve mağrur duruşu, o dönemin gözdesi bol paça pantolonları ve soluk renkli gömlekleriyle kapımızın önünden her geçişinde, içimden bir ses, kıt’a dur diyordu. Gözlerim ve kalbim, beni fark etmeyen bu adam karşısında selama durup, kontrolsüzce titreyen ellerime ve çarpan kalbime söz geçirmekte zorlanıyordu. Bazı günler annem tarafından fırlatılan bir terlik, bazı günler sebepsiz susup tekrar çalışan aksak radyonun sesi beni kendime getirirdi.

Elektrik olmadığı için, yedeklediğimiz pillerimizle hayatımıza ses olmaya çalışan radyomuz; dünya ile tek bağlantımızdı. Radyo tiyatrolarını nefes bile almadan dinler, sevdiğimiz bir şarkının en güzel yerinde hışırdamaya başladığında öfkeyle sağa sola sallayarak düzelmesini umardık. Tüm uğraşlarımıza rağmen, hışırtı sesini bile duyamadığımız zamanlarda, ses ayarını sonuna getirir ve elimizden bırakıverirdik. Aniden giden ses yine aniden gelir ve bazı zamanlar birden evin içinde yankılanan Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın ya da Başbakan Süleyman Demirel’in gür sesleriyle irkilirdik. Şu gavur icadının sesini kapatın diye yeri göğü inleten babaannemin sesi de eklenince bir cümbüş kopuverirdi evde.

Kayısılar, kirazlar, fındıklar ve üzümler olmuştu. Evlerin damlarında kadınlar kış için kurusun diye kayısıları ikiye bölüp çekirdeğinden ayırarak kurumaya bırakıyorlardı, tüm damlar turuncuydu bu sebeple. Kayısı şakalamak deniyordu bu işe. Tam o aralar elinde büyükçe bir bavulla başka bir İstanbul gazisi göründü sokağın başında. Onu damdan ilk ben gördüm;

-Nazife Teyzeeee, Kaya Abi geliyorrrr…

Nazife Teyze, iri yarı bir Bulgaristan göçmeni. Ailesi o beş yaşındayken gelmiş bizim buralara. Muhacir deniyor oralardan gelenlere. Çok marifetli bir kadın, elleri ayakları bizim kadınlarınkinden çok daha büyük, uzun ince bacakları, beyaz teni, geniş omuzlarıyla tam bir kudret timsali. Herkes ondan akıl alır. Yedi çocuk doğurmuş, hepsi  okumuş, başka başka şehirlerde çok iyi makamlarda işler bulmuş. Kazan dibi Kaya ise son çocuğu, az daha fazla kayırırım onu diye bahsettiği oğlu. Ona ayrı bir zaafı var. Mühendis, o da annesi gibi enli boylu, dev gibi bir adam. İstanbullu karısının güzelliği dillere destan. Kadın bizim buralara sadece bir kez geldi, iki günden fazla kalamadı. Nazife Teyze ile de yıldızlarının pek barışmadığı aşikardı ama koca yürekli kadın ailesinin açığını verir mi hiç? İşleri çok ondan yolları düşmüyor buralara diye kapattı konuyu her açmak isteyene. Peki ne olmuştu da, şimdi Kaya elinde bir bavul üstelik perim perişan anasının evine yaralı kuş gibi konuvermişti?

Uzaktan habersiz ve zamansız kim gelse, aynı çalkantı yükseliyordu hep. Kaya olaylara karışmış, anarşist olmuş dediler yine. Kaya bizim buraların en sevdiklerindendi aslında, iftihar ederlerdi başarısından ama bu sefer geldiği günden beri evden çıkmayışı, hatta Nazife Teyze’nin bile pek ortalarda görünmeyişi, kapılarına gidenleri bir sebeple başlarından savmaları, insanları şüphelendirmeye, çıkan dedikoduların dozunu artırmaya yetmişti.

Kaya’dan sonra, Neco’nun gizemi etkisini yitirmiş, tüm evlerde gündem Nazife Teyzelerde neler olup bittiği olmuştu.

Güneşin insanın yüzüne alev alev çarptığı bir öğlen vakti Nazife Tezye, cümle kapısından seslendi anneme,

-Bacımmm destur var mı?

Bu onun müsait olup olmadığımızı soruş şekliydi, annem biraz panik, biraz şefkatli bir sesle buyur Nazife Abla buyur, diye bırakıverdi elindeki işini.

Nazife Teyze, bacaklarını kapatan uzun pazen eteğini, sıcaktan bunaldığını belli edercesine hafif savurarak oturdu tahta sedire. Çok sıkkın olduğu her halinden belliydi. Müsaaden varsa bir sigara tellendireceğim dedi, annem kahve de yapsın kızlar diye gözüyle bizi mutfağa postaladı. Kardeşim bakır cezveyi ocağa koyarken, ben neler konuştuklarına kulak kabartmaya çalışıyordum.

Kaya Abi yemiyor, içmiyor, uyumuyormuş. Günler geçmiş ama Nazife Teyze, evladının yürek yarasına çare olamamış. Kapının kıyısından onları dinlerken, annemin tamam da, derdi neymiş bu oğlanın dememek için kendini zor tuttuğunu,  olanı biteni anlamak için yanıp tutuştuğunu fark ettiğim an, gülmemek için kendimi zor tuttum. O yaşımda bunu anlayamasam da, şimdiki aklımla emin olduğum tek bir şey var ki, o da başkasının derdi, geri kalana sadece merak konusu oluyor. Senin yandığın alevler, başkasının hayatına renk katıyor. Bunu yapan annem bile olsa gerçek ne yazık ki bu.

Nazife Teyze biraz ağlayıp, biraz lafı dolandırdıktan sonra nihayet sadede geldi ve baklayı ağzından çıkardı. Gelini çekip gitmiş, oğlunu terk etmiş. Meğer bizim adıyla müsemma; kaya gibi sağlam abimizin toz gibi dağılmasının sebebi buymuş. Daha da vahim olanı, çocukları olmuyormuş ve de doktor kusur sen de demiş Kaya Abi’ye. Gencecik bir kızken bile cümlenin içinde geçen ‘’kusur’’ kelimesinden irkildiğimi bugün bile hatırlarım. Ne vahşice bir söylem şekliydi o. Nasıl can yakan ve eksik hissettiren. Nefret etmiştim o doktordan. Bunu anlatmanın başka bir yolu olmalıydı.

Annem, gelene gidene;

‘’aman benden duymuş olma ama Kaya, anarşist falan olmamış, sorma sorma oğlan perişan’’ diyerek, iki elini dizlerine vura vura anlattı diğerlerine durumu. Zaten öyle olması gerekiyordu. Bence Nazife Teyze anlatması için annemi seçmişti. Sonuçta tek kişiye anlatmak, herkese ayrı ayrı anlatmaya çalışmaktan kolaydı.

Herkes çok üzüldü, bir süre sonra erkekler Kaya Abi’yi anason kokusuna boğup, derdini hafifletmeye çalıştılar. Kadınlar başka birini bulup evlendirmek için seferber oldular. Güz yaklaşırken, ev ekmeği yapmaya oturan yaşlı teyzeler oklavadan çıkan ilk ekmekle tatlı dürüm yapıp, Kaya Abi’ye gönderdiler. Herkes elinden geldiğince, en önemlisi bildiğince yarasına merhem olmaya çalıştı ve yaz biterken reçel, salça, tarhana hazırlıklarıyla birlikte şenlenen sokakta Kaya Abi’nin de yüzü gülmeye başlamıştı. Kalabalığın ve birlikte olmanın şifacı bir özelliği vardı nihayetinde.

Gidiyorduk artık. Bir hafta on gün sonra, okullar açılacaktı. Bağ evlerinden şehre inmek çok zahmetli olduğu için, o vakitten önce göçerdik her yıl. Tek kelime edemeden, göz göze bile gelemeden bir yaz bitmişti. Bir sonraki yaza, Neco buralarda olur muydu? Kaya Abi gibi Neco’da aşktan sürgün yemişti belki de. Bütün bir yaz uğraşıp, didinip bir türlü çözememişti bizim kadınlar, o oğlanın geliş sebebini. İşte bitmişti yaz, ellerimden kayıp gidiyordu ilk aşk.

Bir mektup yazdım ona. Rezil olmak vardı işin ucunda. Annem duyarsa ya kemiklerimi kırardı, babam duyarsa okuldan alırdı belki de. Her şeyi göze alacaktım. Onu tanımak istiyordum. Şuan ne yazdığı kelime kelime hatırlamam tabi ki mümkün değil ama geceler boyunca ne okuduğunu çok merek ettiğimi, kitaplarını benimle paylaşırsa çok sevineceğimi yazdığımı iyi hatırlıyorum. Babamın kenarı kahverengi şeritlimendillerinden birini gizlice alıp, mektubu arasına iliştirdim. Yol boyunca peşi sıra yürüyüp en tenha yerde, mendilinizi düşürmüşsünüz dedim ve eline tutuşturdum. Bu mendil bana ait değil gibi bir şeyler mırıldandı ama duyamayacak kadar heyecanlıydım ve koşarak uzaklaştım. O gece perdenin arkasından bizim odaya doğru defalarca baktı, bende ona. Nihayet farkıma varmıştı. İki günün sonunda o da bana bir mektup yazdı. Hala çok özenle sakladığım bu metin üç sayfayı geçkindi. Mektuptan bile daha değerli olan kısmı veriş şekliydi. Olası bir yakalanma durumu olmasın diye, mektubunu derenin kenarındaki büyük taşa sıkıştırdım, almayı unutma diye fısıldadı yanımdan geçerken. İlk defa gülümsediğini gördüm. Nefes nefese ulaştım söylediği yere. Okuduklarımı anlamam çok uzun zaman aldı, sıkışan kalbim buna engeldi çünkü.

Hukuk Fakültesi öğrencisi olduğunu, okulunun sık sık boykotlar sebebiyle kapalı kaldığını, ailesinin olaylara karışmasından korktuğu için bizim buralara gönderdiklerini yazmış. Okuduğu kitapları merak etmemden çok mutlu olduğunu, kitap üzerine sohbet edebilen iki insanın her konuda ortak müşterek bulabileceğinin anlatmıştı mektubunda. Onu tanımak istediğimi söylediğim için, bana kendi hayatını ailesini, İstanbul’u, evini, arkadaşlarını uzun uzun bahsetmiş. Artık onu tanıyordum. Benim küçücük pusulamı ciddiye alıp, sayfalarca üşenmeden kendini anlatan bu adama hayranlığım bin kat daha arttı. Birkaç gün sonra aynı yere okumam için Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini bıraktı. Kitabın içinde şehre döndüğümüz zaman okulun ilk günü beni görmeye geleceği yazıyordu. O zamana kadar okumayı bitirirsen konuşacak harika bir konumuz olur demişti. Okudum tabi ki. Hem de soluksuz. Hayatımın en önemli sınavına hazırlanır gibi bir ciddiyetle üstelik.

O gün geldiğinde, lacivert üniformam ve beyaz göleğimi ilk buluşma için giydim. Saçlarımı başka bir hevesle ördüm. Aklımın bir yerinde hep ya gelmezse korkusuyla, zamanın peşine düştüm ve nihayet onu karşımda gördüm.

Öyle pastanelerin, çay bahçelerinin olduğu bir memleket değil ki bizim oralar. Bir bardak çayı karşılıklı içelim diyemedik.Biz de ara sokaklardan kimse bizi görmesin diye dua ederek yürümeye başladık. Birkaç gün sonra evine döneceğini anlattı, seneye yaza mutlaka gelecekmiş yine. Bir mektup adresi verirsen, sana yazarım yine dedi. İnce Memed’i konuştuk.  Abdi Ağa’yı, Mustafa’yı… Ağasız köyler diledik tüm dünya için. Recep çavuştan bahsettik. Tam ayrılmak üzereyken dedi ki, bizim içinde bir şey buldun mu İnce Memed’de?

 Anlayamamıştım!

‘’Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez.Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.’’

-Bu satırları anımsadın mı Nazlı?

-Tabi ki

-Biz de seninle konuşabiliyoruz ya, o sebeple çok kıymetli seninle geçen zaman.

                                      …….

O kış, sürekli yazıştık. Ama yazdıklarımızın içinde tek kelime aşk meşk yoktu. Okuduklarımızı anlattık birbirimize, yaşadıklarımızı. Türkiye’nin hallaç pamuğu gibi karıştığı o yıllarda, benim ortancama güneş olmuştu. Memleket meselelerini onun ağzından yazılmış mektuplardan takip ederdim. Sanki her şeyin en doğrusunu bir tek o biliyordu.

Ailemle daha doğrusu babamla ilk defa o kış, karşı karşıya gelecektik. Sebebi üniversite okumak istememdi. Üstelik bir de İstanbul’da okumak istiyordum. Bir genç kızın evinden o kadar uzaklara gitmesi, hiç alışılmış bir şey değildi. En olası ihtimal Ankara’ydı. Ama İstanbul imkanlar dahilinde değildi. Neco’nun mektupları eve gelemedi için, dayımın kızının çeyiz malzemeleri sattığı dükkana gelirdi. Artık konuştuğumuz tek konu buydu. Var gücümle hazırlandığım sınavların sonucunda, İstanbul’da olmak istiyordum. Neredeyse gidip görmüş gibi biliyordum oraları Neco sayesinde.

Yaz tekrar kapımızı çalmaya hazırlanırken, Neco bu yaz gelemeyeceğini yazdı. Bütün bir yaz burada vakit kaybetmek yerine, bir avukatın yanında mesleğe hazırlanarak geçirmenin daha faydalı olacağını düşünmüş. Haklıydı. Ancak şehre inmem çok zor olduğu için ona yazamadım. Haberleşemeden geçen birkaç ayın sonunda ben de artık bir hukuk öğrencisiydim.  Tüm ikna çabalarına rağmen aldığım puan ve başarım ailemi gururlandırmıştı ve rıza göstermelerini sağlamıştı. Bendeki değişimin farkına vardılar. Çok endişe duysalar da, bana güveniyorlardı. Günlerce süren aile içi küslükler, akşam yemeklerini protesto ederek aç kaldığım geceler, tüm akraba ve tanışlara karşı verdiğim direniş karşılında herkes anlamıştı ki, ben farklı bir hayat için hazırdım.

 Memleketimden, gönlümün ortanca çiçeğinden, ilk ayrılışım, kanadımı hayata karşı ilk çırpışımdı. Okul ve yurt kayıt işlemleri bittikten hemen sonra, babam akşamüzeri kalkan otobüse binmek için ayrıldı yanımdan. Evet, artık bu kocaman şehirde yapayalnızdım. Neco’ya yazmıştım ama cevap gelmemişti. Sultanahmet meydanından etrafa bakarken, birbirimizi bulabileceğimize olan inancım neredeyse kaybolmuştu. Üzgün değildim, çünkü bir hayranlıkla başlayan hikayemin sonucunda, hukuk fakültesi vizesi almıştım. Biraz yalnız, biraz korkak, kalacağım yurdun kapısına doğru yürürken, içeride beni bekleyen sürprizden habersizdim. Oradaydı! Danışmada adımı anons ettiriyordu. Öyle bir sarıldık ki, sanki yer titredi. İlk defa sarılıyorduk, ilk defa kavuşuyorduk.

Neco ve Nazlı olarak otuz yıldan az fazla sürdü yol arkadaşlığımız. Çok kereler ayrı düştük. Babaanne evine yaz sürgününün esamesi bile okunmayacak sürgünler gördük. Güneşe ve gökyüzüne hasret kalmak pahasına ağaların olmadığı bir dünyanın hayali için savaştık. Bir çocuğumuz olmadı, mutlaka ki doktorlara sorsaydık birimizden birini kusurlu sayarlardı. Sormadık! Elbet birimiz önce gidecektik bu dünyadan, onun kalbi daha erken yoruldu. Son nefesini vermeden önceki gece, yatağından seslendi.

-Nazlııı…Gittiğim yerde seni çok özler ve adını anons ettirirsem gelmek için acele etme, ben seni beklerim.

-Nazlııı…Gittiğim yerde seni çok özler ve adını anons ettirirsem gelmek için acele etme, ben seni beklerim.

Yorumlar

Süheyla Ünal için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir