Annem yine söyleniyor; şu kör olası bisikletin sepetine bir ömür sığdırdın ama akıllanmadın diye. Haklısın annecim, çeyrek asırdır aynı adamı seviyorum. Tüm anılarım bisikletimin sepetinde. On yaşından beri aynı davanın askeriyim ve bir milim yol kat edemedim. Bütün yaşıtlarım evlendi, çocukları oldu, bazıları ilk kocalarından ayrılıp bir daha evlendi, ben hala Bora’nın ekseni etrafında dünyanın güneşi kovaladığı gibi dönüp duruyorum. Armudun sapı, üzümün çöpü ve de kaşının üstünde gözü var kısmını çoktan geçtiğimiz için artık kimse beni evlendirmeye çalışmıyor. Artık ben dahil herkes kabullendi galiba, son nefesime kadar bora’nın arkasından gelmeyi bekleyen yağmur olacağım.
Bora; annemin arkadaşlarından Şennur Teyze’nin oğlu. Eşinden ayrılıp ailesinin yanına dönen, Şennur Teyze oğlunu sadece yaz tatillerinde ve kış ara tatilinde bir hafta görebilirdi. Aldatıldığı için evini terk eden Şennur Teyze kollejde okuduğu için oğlunu babasının yanında bırakmak zorunda kalmıştı. Bu acıklı hikayeyi ilk duyduğumda, tabiri caiz ise, el kadar çocuktum. O gece, annesinden ayrı kalan çocuk için uyuyamamıştım. O gecenin yıllarca sürecek bir milat olacağını nereden bilirdim. Bora’nın mahalleye ilk geldiği yaz, rahmetli Bakkal Nejdet Amca; adı gibi bir fırtına demişti. O zamanlar; annesi ile babasının ayrılığını kabul edemeyip, mahalleyi birbirine katmıştı. Bırakın çocukları, kadınlar, koca koca adamlar bile yaka silkiyordu Bora’dan. Su tabancasına doldurduğu vişne sularını, balkonlarda ki yeni yıkanmış çamaşırların üzerine sıkması, kapılarının önünde duran ayakkabıları birbiriyle değiştirmesi, su vanalarını kapatması yaptığı yaramazlıklardan sadece bazılarıydı. O yıllarda, ondan nefret etmeyelim diye, annem dahil tüm komşu teyzeler yaptıklarının masumiyetine inandırmaya çalışırlardı bizi. Onunla konuşmaktan bile korkardım ben oysaki. Keşke hep öyle kalsaydı diyorum bazen ama öyle olmadı.
Babam ilk bisikletimi almıştı. Görünce çok sevindim ama üzerinde durmayı beceremiyordum. Ben ip atlarken, evcilik oynarken bisiklet mahallenin çocuklarının ortak malına dönüşüverdi. Binemediğim için hevesim kaçmıştı ve uğraşmıyordum. Keşke hep öyle kalsaydı, keşke hiç süremeseydim demek isterdim ama otuz beş yıllık hayatımdan bisikleti ve Bora’yı çıkarırsak ne kalır geriye. Yanıma geldi. Kaşları çatıktı. Neden senin bisikletini başkaları sürüyor dedi. Sürmeyi bilmediğimi söyledim. Öğrenirsin dedi. O sırada, bisikletime Gökhan biniyordu, bu gün gibi hatırlarım. Önce onu indirdi. Sonra elimden tutup, binmeme yardım etti. Babam defalarca öğretmek istemişti aslında ama hep reddetmiştim. O gün Bora’ya neden hayır demediğimi bilmiyorum. Ayaklarına bakma, sadece karşıya bakacaksın ben arkandayım seni tutuyorum. Sakın korkma dedi. Korkmadım. Bir iki denemeden sonra düşe kalka öğrendim. Bora hep yanımdaydı. Bisikletin onu sakinleştirdiğini gören Şennur Teyze, hemen Boraya da bir bisiklet aldı. Ve macera başladı.
Günlerce gezdik beraber. Bütün arkadaşlarımı unuttum, neredeyse eve gitmeyi bile. Bisikletimin ön sepetine doldurduğum yiyeceklerle beslenip, sabahtan akşama kadar pedal çevirirdik. Müzik dinlemeyi, deniz kenarında taş toplamayı, gece denize girmeyi, yalın ayak sokaklarda gezmeyi ilk gez onunla denedim. Adının ne olduğunu bilmiyordum. Çocuktum. Ama Bora herkesten ve her şeyden daha önemliydi. Takvimlerle ilk kez o yaz tanıştım. Birinin gitmesinden korkmak için çok küçüktüm ama ilk kez birinin arkasından bakıp kalmanın acısıyla, günlerce hasta yattım. Benim hancı, onun yolcu olduğumuz masalımız böyle başladı.
Her haziran geldi, her eylül gitti. Bizim boyumuz uzarken, bisikletlerimiz de değişti. Geldiği ilk günler, tıpkı ilk gelişindeki gibi hırçın ve hoyrat olurdu. Sonra alışır eski haline dönerdi. Onun gelişini beklemekten ve o gelince yapılacaklar listesi oluşturmaktan daha önemli hiç bir şey yoktu hayatımda. Cep telefonlarının hayatımıza girişiyle, artık kışında konuşabilsek de değişen çok bir şey olmamıştı. Gittiği ilk günler günde birkaç kez arar, kışın gelince varlığımı unutur mesajlarıma bile cevap vermez, geldiğinde kaldığımız yerden devam ederdik. Bir yaz sevgilisiyle geldi, annesiyle tanıştırmak için. Tabi benimle de. Gelmeden mesaj yazmıştı, sana müthiş bir sürprizim var diye. Gerçekten sürpriz oldu. Tüm kemiklerimi aynı anda kırsan, bence bu kadar acımazdı. Onlar el ele, göz göze gezerken ben yanlarımda sadece yanaklarımı ıslatan bir yağmurdum. Aslında, o zaman kadar, hissettiğim duygunun aşk olduğundan da habersizdim galiba. O Boray’dı, ben Yağmur. Yıllarca adımız herkesin dilinde birlikte söylenmiş, tüm çocukluğum, en yakınım, yürüyen ayaklarım, gören gözlerim, dünyanın melodisiydi. Kalbimi yerle bir eden acının etkisiyle küstüm, hem Bora’ya hem her şeye. Üniversite sınavına gireceğim yıldı. O zamana kadar hep onun okuduğu okulu kazanmayı hayal eder, hep bir arada olacağımızı düşlerdim. O kış hiç konuşmadık. Bisikletimi deponun en karanlık yerine kaldırdım. Müzik dinlemedim, deniz kenarına gitmedim. Bekleyen olmaktan yorgundum, sınavı kazanıp gidecektim, geldiğinde burada olmayacaktım. Ama yorulmak için çok gençtim. Ben tercih yapmadan kısa bir süre önce geldi Bora. Keşke, gelmeseydi, sevgilisinden ayrılmasaydı demek isterdim ama o yazı hayatımdan çıkarırsak, aşktan geriye ne kalır ki?
Kapının önünde beni beklerken buldum onu. Sevinmedim geldiğine. Boynuna atılmadım mesela. Bisikletimi depodan bile çıkarmadım, o kadar küstüm Bora’ya. Bu sefer o sarıldı. İlk kez saçlarımı kokladı. Gözyaşlarımdan öptü. Sokakta müziksiz dans etmenin mümkün olduğunu, denizde sadece gerçek aşıkların öpüştüğünü ve bir insanın teninin size cennet olabileceğini denedim. Sınavı kazandım, artık beklemek yoktu, yollar yoktu. Bora vardı. Başka da bir şeye zaten gerek yoktu. Ama öyle olmadı. Demiştim ya; ben boranın ardındaki yağmurdum. Ve fırtınanın yönünü o belirliyordu. Ben kayıt için gitmeden, o babasının isteği üzerine yurt dışında bir üniversiteye geçiş yaptı. Hiç bilmediğim bir şehirde, geliş amacımı yitirmiş, küsmeye bile dermansız bir acı kütlesi gibi yaşadım ilk yıl. Sonra ki zamanlarım; kendimi, Bora dışında da insanların var olduğuna inandırmaya çalışarak geçti. Ama asla bir sevgilim olmadı. Bu süreçte; Bora evlendi. Bora boşandı, bunalıma girdi daha bir sürü şey. Ben tüm haberleri, Şennur Teyzeden aldım. Annemle içtikleri kahvelerin arasına, birer cümle olarak sıkıştı en derin kederim. Beni hiç aramadı. Ben de onu. Okul bitince, bisikletimin yanına döndüm. Sırtımı rüzgara verip, arkamda bir bora düşledim. Her pazar sahile gidip denizde taş sektirdim. Yıldızlara bakıp, küfür ettim. Onun kulağına ulaşmasını tüm kalbimle diledim. Haftanın beş günü tahta da ders anlattım. Rüzgar çeşitlerini sayarken, dudağımda buruk bir gülümsemeyle ‘’bora’’ dedim. Bora; genellikle arkasından yağmur getiren ya da yağmurla birlikte gelen sert fırtına.
Şimdi kesin dönüş yapıyormuş. Artık annesinin yanında olmak istiyormuş. Keşke gelmese diyeceğim ama, o zaman; gelecek günleri düşlemenin ne anlamı kalır…

