Şehnaz’dan Geriye Kalan

Çok şık bir sofra hazırlıyorum akşam için. Bütün aileyi bir hafta önceden arayıp davet ettim. Üç çeşit zeytinyağlı, dört çeşit meze, terbiyeli bonfile yanında patates püresi ve pirinç pilavı olan bir menü hazırladım. Tatlı olarak da, kaymaklı tel kadayıf. Yetişebilirsem çocuklara sütlü kremalı bir alternatif daha eklerim. Öğleden sonrada Aysel gelip evi toparlar, son kontrolleri yaparız olur biter.

Yeni aldığım yemek takımlarını görünce Hatice’nin aklı gideceği kesin. Çatlasın kıskançlıktan yamuk ağızlı. Fatma; zaten Allaha emanet. Zevksiz şeyler.   Ne yaparlarsa yapsınlar asla benim gibi ev hanımı olamayacak hiç biri. Fatma evleneli neredeyse yıl oldu, hala doğru düzgün bir yemeğini yiyemedik. Sözde çok çalışıyor haspam. Hep akşam çayında, pastaneden aldığı ıvır zıvırları koyuyor insanların önüne. Hiçbirinin de sesi çıkmıyor, nasıl iş anlamadım. Hatice’nin de elinden bir iş geldiği yok da, annesi topluyor arkasını. O dolmalar,  sarmalar hep annesinden geliyor. Evindeki reçelleri bile annesi gönderiyor. Benim gerçekten Maşallahım var! Kocam, çocuklarım çiçek gibi. Her gün sıcak yemeğim ocakta. Dolabım takam ter temiz. Ama kıymet mi biliniyor asla. Bir günden bir güne kayınvalidem olacak domuzun takdir ettiğini görmedim. Sen farklısın kızım demişliği yoktur. Ama Hatice’yle Fatma’ya kızım siz çalışıyorsunuz, yoruluyorsunuz demeyi bilir. Sanki biz evde hamakta sallanıyoruz. Tamam haftada bir Aysel gelip ev işine yardım ediyor ama o kadar da olsun. İlk geliniyim ben bu ailenin. İnsan biraz ayrıcalık bekliyor, ama nerdeee!

Sarmaları ocağa koyunca, aile fotoğraflarını yeni aldığım çerçevelere koyayım. Kapıcıyı çağırıp astırırım duvara. Yıllarımı verdim ben bunlara, benimle aşık atacaklarını sanıyorlar. Fatma benden kaç yaş küçük ama bir ona bak bir bana kadınlık okumakla falan olmuyor işte. Hatice desen öylesine, o tiftik saçlarını her ay başka renge boyatsa ne olur, çirkin işte.

‘’Hepimizin kocası aynı emeği veriyor yenge’’ dedi bana süprüntü Hatice. Kayınvalide de ağzını açıp tek laf etmedi. Ben gelin geldiğimde sadece tek dükkan vardı. Daha kayınlarım kollarında defter kitapla okul yolunda kız kovalıyordu, kimse konuşturmasın beni. Benim kocam gece gündüz çalıştı. Şimdi mağazalar zincirinin keyfini sürüyor hepsi.

Belki de daha mutluyduk eskiden. Kayınbabam nasıl düşkündü bana. Kızım derken, ağzından bir kızım daha çıkardı. Senin baban yok, benim de kız evladım. Artık ne sen eksiksin, ne ben dediğinde nasıl sarılıp ağlaşmıştık. Şimdi ne yalan söylemeyeyim, Mehmet’ler beni istemeye geldiklerinde onu pek beğenmedim. Varlıklı kapı rahat edersin, anası babası iyi insanlar dediler, razı oldum. Olmayıp ne yapabilirdim ki? Abimle, yengemin yanında sığıntı gibi kaç yaşına kadar kalacaktım. Annem babam başımda olsaydı, belki evlenmezdim Mehmet’le. Gerçi Mehmet kötü adam değildir. Bir aksi sözü olmadı bu güne kadar. Ne desem tamam hanım der. Kayınvalidem de, her sene annemle babamın ölüm yıl dönümünde mevlüt okutur. Fakire fukaraya yemek dağıtır. Ama yine de, sanki bana acıyorlarmış gibi bir öfke gelir bazen içime. Hepsinden nefret ederim. Kazadan sonra oldum ben böyle. Lise öğrencisiyim tabi daha cahillik de var. Annemle babamın ölümünden sonra, kaza okulda duyulmuş tabi. O zaman konuştuğum bir çocuk var. İki hafta gitmedim okula. Döndüğümde herkes etrafıma toplandı.  Baş sağlığı için. Acımdan mı, öfkemden mi, kimsesizliğimden mi bilmem bir çığlıkla uzaklaştırdım hepsini. O oğlanı da bir daha görmedim. Okulu da kısa zaman sonra bıraktım zaten. Bana acıyarak, üzülerek bakmalarında hep iğrendim. Şimdi Hatice’yle Fatma için tahsilli diyorlar. Ben ev kadını. Başında annen baban olduktan sonra okumaya ne var.

Şimdi kendimi kandırmaya gerek var mı? O gün, o kaza olmasaydı da daha mutlu bir hayatım olmayacaktı benim. Çok acı olsa da, olabilecek en iyi ihtimal şuan yaşadığım. Hatta Mobilyacı Zeki Bey, beni kimsesiz bir kız olduğum için istedi oğluna. Babam gidişiyle ilk defa iyilik yaptı da diyebiliriz. Aslında aile ne demek, nasıl olur Mehmet ile evlendikten sonra öğrendim. Kayınpederim gerçek bir baba, kocam da öyle. Ama benim babam değildi. Çünkü iki ayrı hayatı vardı. Tek vücutla, iki ayrı kimliğe can veriyordu. Biri; ben abim ve annemden oluşan toplum önüne çıkabildiği resmi ailesi, diğeri o kadınla sürdüğü gayri resmi hayat. Annemin babaanneme dertlenişi duymuştum bir keresinde; bizi evlendirmekle üçümüzün hayatını birden yok ettiniz diyordu.

Babam, genç yaşında babaanneme göre; bir cahillik edip, pavyon güzeli Şehnaz’a vurulmuş işte. O da can havli ile görümcesine koşup, aman bacım ben anasıysam sen de halasısın. Benim oğlumdan iyisini bulacak değilsin ya, gel ele verip bağlayalım şu çocukların başını, kurtulalım bu kadından deyince, yakmışlar anneciğimin başını kör olaşıcalar. Benimki de laf işte, hepsini kemikleri çoktan toprağa karıştı. Biz de kalan acılarımızla kör topal yaşıyoruz işte.

Şehnaz; hayatımda gördüğüm en güzel kadındı. Hep ona benzemeye çalıştım. Kızıla çalan saçları, masmavi gözleri,  dolgun dudakları ve ak gerdanıyla, hangi erkek olsa alırdı aklını başından. Nitekim;  bir gün gençlik resmini Mehmet’e göstermiştim, o da alamamıştı gözlerini. Ben de neden saklarsam onun resmini. Yıllar var,  annemin, babamın resmine bakmadım hiç. Ama Şehnaz’ın resmine en geç haftada bir bakarım. O benim motivasyon kaynağım.  Enerjim düşünce bakarım, evi temizlemek içimden gelmeyince bakarım, kilo alınca bakarım. Ve hemen kendime gelirim. Yıllardır saçım onunla aynı renk. Gözüm alerji yapmasa, lens takınca, neredeyse onun kızı gibi oluyorum ama lanet gelesice lensler alerji yapıyor.

Babam Şehnaz’ı sevmekten hiç vazgeçmedi. Rahmetli dedem seni reddederim dediği günün gecesi bile gitti. Demek ki, kimliksiz yaşanır, Şehnaz olmadan yaşanmazdı. Bir seferinde annem bileklerini kesti, babam annemin ellerini öpe öpe saatlerce ağladı ama yine Şehnaz’a gitti. Abim havale geçirdi, ben balkondan düştüm, hatta babaannemin öldüğü gün bile babam hep gitti. Bağımlılık gibi. Şehnaz’a bu oğlanın peşini bırak demişler, bak yazık çocuklarına. Şehnaz şehri terk etti. Babam peşinden divane gibi şehir şehir aradı buldu. Eksi yirmibeş derece Erzurum ayazında kapısında yatınca, dayanamamış almış içeri Şehnaz. Bir kadın nasıl bu kadar vazgeçilmez olur, bir erkek nasıl aciz kalır benim bütün çocukluğum, gençliğim hatta ömrüm bu sorunun yanıtını arayarak geçti. O kaza… Ben aslında kaza olduğuna da pek inanmıyorum. Babam baktı olmuyor, sürdü arabayı şarampole. Hem kendini, hem annemi kurtardı. Nasıl isterdim, Şehnaz’ı bulmayı. Sen de sevdim mi babamı demek istedim. Bence sevmedi. Acıyordu babamın aciz haline. Sevseydi eğer, birlikte bir hayat kurarlardı. Kurmadılar. Kedinin fareyle oynadığı gibi, yıllarca o kaçtı babam kovaladı. Acıma hissinden nefret edişim Bu sebepledir. Kim kime acırsa, o gerçek bir sevgi değildir. Merhametinin yettiği kadar sever acıyanlar.

Hatice ile Fatma’da kocalarını kendine aşık sanıyorlar. Kayınvalidem mesela; bir tek yanlışını görmedim bizim beyin diye kurumlanır. Sizin kocalarınızın karşısına bir Şehnaz çıkmamış da onda bu efeliğiniz. Yoksa siz kadınlığı ne bilirsiniz.

Nereden geldi yine aklıma tüm bunlar. Tatlının şerbetini kaynatayım en iyisi. Aysel’de nerede kaldıysa. Kusursuz olmalı her şey. Kuaför içinde vaktim kalsın ki, nasıl yetiştiriyor diye dertlere kalsın hepsi. Kapıcı da resimleri asmaya gelmedi. Şöyle kayınbabam ile sarıldığımız resimleri sokayım gözlerine de, kudursun arsız köpekler. Gerçi ne yaparlarsa yapsınlar asla benim gibi bir kadın olamayacaklar. Ben; Şehnaz’ın tornasından çıkmışım. Bir kerecik görebilseydim Allah’ım şu Şehnaz’ı ne olurdu?

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir