Çoktan Seçmeli

Erdal’ı kahvaltıya davet etmişler. Üç gün öncesinden;

‘’ ne giyeceğini hazırla, eşofmanın yoksa yenisini al, bak bunlar önemli insanlar’’ diye her gece söylenmeye başladı. Bir insan neden Erdal’la kahvaltı yapmak ister ki? Benim seçme şansım olsa, onunla su bile içmek istemem. Bulabildiğim en pahalı eşofmanı ve spor ayakkabıyı aldım. Akşam beğenisine sunduğumda; ‘’ güzel ama senin üzerinde sakil durmuş’’ dedi. Seçme şansım olsa, üzülmezdim bu sözlere. Hatta o aptal ayakkabıları onun kalın kafasına fırlatır, eşofmanı da ağzına tıkardım. ‘’çok üzüyorsun beni Erdal’’ demekle yetindim.

Pazar sabahı, götümüzü ayrı, ayağımızı ayrı ısıtan son model otomobilimizin tekeri çok değerli insanlarla kahvaltı yapmak için döndüğünde, camdan dünyayı seyretmeye başladım. Erdal araba kullanırken konuşmaz, dikkati dağılıyormuş. Dikkati dağılmasa da onunla konuşmazdım zaten. Sol şeritten ilerleyen bir kamyon ilişti gözüme. Arkasında ‘’ben seni İstanbul boğazında değil, Ankara ayazında sevdim’’ yazıyordu. Belli belirsiz gülümsedim. Erdal fark etmedi. Fark etse, dikkati dağılabilirdi ya da bir kamyon dolusu gereksiz sözcüğünü başımdan aşağı boşaltabilirdi. Kamyonlardan da nefret etmeye gerek yoktu. Ben severdim o yazıları okumayı.

Ankara’da öğrenciyken, Milli Kütüphanenin önünde Eryaman otobüsü beklerdik. Kamyonun arkasında yazan Ankara ayazını oradan tanırım. Kızaran burnum ve buz kütlesine dönüşen ayaklarımla birlikte söz vermiştik zengin bir adamla evlenip bir daha asla otobüse binmemeye. Zaman geriye aksa mesela, bozuveririm sözümü, yeminimi. Başımda üç kere ekmek çevirir, bir fakire sadaka veririm. Öyle mi bozuluyordu yemin, kim öğretmişti ki bunu bana? 

Damı her kış akan, pencereleri kuzeye bakan, sobası tüten, evimizin soğuğundan cümleten yıldığımız da, babama inşaatın tepesinden düşünce doktor amcalar artık yürüyemez dediğin de, annemin ellerinde, ellerin işini görmekten yaralar olduğunda ailece karar verdik. ‘’Erkeğin güzeli, çirkini, yaşlısı, genci olmaz kızım. Bir adam zenginse, gerisi bir şekilde hallolur.’’ Dedi halam.

‘’Erdal Bey; aslan gibi adam. Hem senden iş, güç istediği de yok. Tek yapacağın giyinip, kuşanıp ona eşlik etmek. Bir de çok soru soran kadın istemiyor. ‘’

Tamam mı, devam mı? Diye sorup son kararı sana bırakan yarışma programları gibi bir sessizlik oluştu evde. Tamam dedim ben de. Seçme şansım olsaydı, üşüyerek işten eve dönmeyi seçerdim belki de ya da aşık olmayı. Güç sahibine itaat edeceksem eğer, emeğimle itaat ederdim belki, o da bana her ay maaş verirdi. Kestane alırdım eve gelirken, yolda parmaklarımı kese kağıdının sıcağına yaslardım. Esaretim karşılığında ısınıyoruz işte şimdi. Ben yanıyorum ama görünen dumanlarım yok, ailem üşümüyor. Erdal hepimize bakıyor.  Erdal’ın kalbi derin dondurucuda unutulmuş, son kullanma tarihi çoktan geçmiş, kokmuş da duyan yok.

Ani bir frenle kendime geliyorum. Mendil satan çocuğa çarpmamak için kırıyor direksiyonu Erdal. ‘’Piç kuruları, arabanın altında kalsa adamdan sayıp ceza veririler bunlar için’’ diye sıralıyor küfürleri. Gözüm kaldırıma oturmuş çocuğa erişiyor. Ağzı, burnu, elleri kıpkırmızı. Seçme şansım olsaydı; sana sımsıkı sarılırdım çocuk. Hatta belki beraber sıcacık bir çorba içerdik.

Seçme şansım, Erdal’ı seçtiğimden beri yok. Son tercih hakkımı onu seçerek kullandım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir