İncir Ağacı Apartmanı

Yaşadığımız şehirde; ‘’nerede oturuyorsunuz ?’’ sorusuna verilebilecek, en fiyakalı cevaplardan biriydi aslında semtimiz. Marketlerin, nasıl olsa bunlar zengin diye, her ürünün üzerine üç beş lira fazladan koydukları yerlerden. Sokak araları hanımeli kokardı. Uzun bacaklı, ağır parfümler kokan kadınlara benzettiğim gökdelenler dikilmemişti bizim oralara. Eski hatta çok eski evlerin olduğu, hala mahalle havasını koruyan ancak kimsenin birbirini tanımadığı ve önemsemediği bir yerde üç katlı altmış yıl önce inşa edilmiş bir aile apartmanıydı bizimki. Artık aileden kimsenin oturmadığı tamamı mutsuz, parasız ve sorunlu insanlardan oluşan kiracılardık. Apartman görevlimiz; Sadık Efendi’nin üç tane dairesinin oluşunu konuşur hayıflanırdık.

 Altı daire vardı. Giriş katta; Neşe, alzheimer olan babası ve vurdumduymaz oğlu, onun karşısında Demet ile adını bilmediğim soğuk nevale avukat kocası otururdu. Neşe; banka emeklisi; boylu poslu,  saçları hep fönlü, dudağı koyu renk rujlu suratı genelde asık, ama yüreği çok yufka bir kadındı. Kocasından oğlu çok küçükken boşanmış, babasının kanadı altında, oğluna siper olmaya çalışan, demir gibi bir kadın. Oğlu üniversiteden yeni mezun olmuştu, iş arıyor gibi yaparak, gününü gün eder, Neşe’nin hayata karşı kalan son takatini sömürürdü. Babasının gelip giden aklına kah güler, kah ağlardı.  Sanki kimseyle muhattap olmuyor gibi görünen bu kadın, aslında muhtar gibiydi. Mesela ben, o apartmanda yaşayan diğer mutsuzların hikayesini hep ondan dinledim. Tabi ki, kendi tanık olduklarım da oldu zamanla, ama tüm metinlerin altını Neşe doldurdu.

Demet ile kocasının derdinin ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedik, daha doğrusu Neşe öğrenemedi. Ben zaten insanlarla iletişim kurabilen, hal hatır sorabilen biri değildim. Sık sık ambulans gelirdi Demet’lerin evine, kız fenalaşırmış. Önemli bir hastalığı var sandık önce.  Yeni evli sayılırlardı. Kız güzel, kocası yakışıklıydı. Neşe ambulans gelip gittikçe kapıyı açar bazen izinsiz dalardı Demet’in evine. Panik atakmış, sonradan öğrendik. Nefesi kesiliyormuş birden. Aslında sadece Demet değil, orada yaşayanlar olarak her birimiz ciddi şekilde ruhu yaralı insanlardık.

Ben üç numarada oturuyordum, ara dairede. Arada kalmışlığımın, sıkışmışlığımın, ifadesizliğimin göstergesi gibiydi. Kocaman salonum, çiçekli bir bahçeye bakan yatak odası pencerem, şirin sayılabilecek mutfağım hatta yanmayan bir şöminem bile vardı. Evimi sevebilir, sabahları perdemi mutlulukla açabilir, bir kahve eşliğinde kitabımı okuyabilir, şen kahkahalar atabilirdim aslında, neden yapmadım? Çünkü; param yoktu. Aaaa her şey para mı? Bilmem her şey para mı ama düzenli alamadığınız bir maaşınız, ödeyemediğiniz kiranız, yatmayan faturalarınız varsa, hayat pek de tatlı bir yer olmuyor. Bazen işe gidecek yol param dahi olmazdı, Neşe’den isterdim. O da bazen benden alırdı. En büyük korkumuz; faturalarımızı ödeyemediğimiz için elektriğimizin kesilmesiydi. Gün sayardık, yarın keserler mi acaba diye.

Benim yan dairem yıllarca boştu. Sonra Dilara ve oğlu geldi. Aynı yaştaydık onunla. Kocasıyla ayrı yaşamaya başladığı için taşınmıştı. İlk geldiği zamanlar, neden herkes bu kadar asabi, neden zorla selam veriyor gibisiniz diyerek serzenişte bulunuyordu. Zamanla mutsuzluk dergahımıza onu da çektik. Ortamın rehavetine ve geçim sıkıntısının emdiği enerjimize ayak uydurması hiç zaman almadı.

En üst kat… Ve Teyfik Bey. Aslında benim dairemin balkonuna sık sık kaçan; kedisi Tırmığı kurtarma operasyonları dışında onunla hiçbir samimiyetim yoktu. Son derece şahsına münhasır bir kişilik olduğunu anlamak için tanımaya gerek var mı siz karar verin. Kırklı yaşlarının sonlarında olduğunu tahmin ettiğimiz, güler yüzlü, oldukça kibar kedisi ve köpeği ile birlikte yaşayan bir adamdı. Bir kızı vardı, eşinden ayrıydı. Ama bazı günler eşi ve kızıyla sanki hiç ayrılmamışlar gibi el ele, kol kola girerlerdi apartmana. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde, kavga çıkar. Kadın küfürler ederek giderdi. Bu durum hiç değişmedi. Ne birbirleriyle ne ayrı olabiliyorlardı. Sonra kadın başka bir şehre yerleşti de bizde düzenli aralıklarla gerçekleşen aile dramına tanık olmaktan kurtulduk. Neşe’nin anlattığına göre; Teyfik çok varlıklı bir ailenin bir tanecik oğluymuş. Ailesi toprak zenginiymiş. Üniversite için ayrılmış evden. Ama okulu bitirememiş, sonrasında da hiçbir işte tutunamamış. Ailesinin defalarca gönderdiği yüklü miktarlardaki paralarla kurduğu işlerin tamamını batırmış. Karısı ile kızı da gittikten sonra, onu üç kelimeyle tanımlasak; yalnız, parasız ve gamsız derdik. Oturduğu evin odalarını yabancı uyruklu kişilere kiralar ve hayatını idame ettirmeye çalışırdı. Gündüzleri güler yüzlü ve efendi, akşamlar alkollü, sinirli ve gözleri sağnak yağışlı olurdu. Balkonda hem ağlar, hem efkarlı şarkılar söylerdi.

Aslında; Neşe de hep eser miktarda alkol kokardı. Ama bu konuyu onunla hiç konuşmadık. Sanki hayatında hiç içki içmemiş ya da böyle kırk yılda bir ortama ayak uydurmak için eşlik edenlerden gibi durup, sabahın erken saatlerinde bile nefesi alkol kokan biri! Ama diyorum ya; elimdeki delil  sadece koku. Başka bir ispatım yok. Teyfik gibi şarkı söylemiyordu mesela, ya da ağlamıyordu. Yürürken sallanmıyordu. Ama ben biliyordum ki; Neşe gözünü açar açmaz içmeye başlıyordu.

Apartmanın bahçesine; siyah demir gıcırdayan bir kapıdan girerdik. Bir kaç adım sonra karşımıza çıkan devasa incir ağacı her birimizin penceresine yapış yapış dokunurdu. Kim dikmişti ocağımıza o incir ağacını ya da biz neden ocak etmiştik kendimize orayı?

Mekanların da tıpkı insanlar gibi enerjisinin olduğunu incir altında yaşarken öğrendim. Meğer; seneler önce bir hukuksuz mal paylaşımının meyvesiymiş bizim ömür çürüten. Üç  kardeşlermiş kendileri. İki erkek, bir kız. Bu apartmanı yaptırmaya karar vermişler. Her birine ikişer daire düşecekmiş. Ama gel gör ki; erkek kardeşler bir takım ali cengiz oyunları ile devre dışı bırakmışlar Şerife Hanımı. Şerife Hanım’ın hikayesi, öyle birkaç cümle ile özetlenecek gibi değil aslında. Ellili yıllarda, demokrat partinin ileri gelenlerinden bir beyle evli kendisi. Çevresi tarafından çok saygı duyulan bir isim. En seçkin davetlerde ismi en üste anılıyor. En meşhur terziler ona tayyörler dikmek için yarışıyor. Evinde düzenlediği davetlere katılmak itibar meselesi olarak görülüyor. Kendi ailesi ile ilişkileri mesafeli o dönemde. Babasından kalan arsaya yapılan ev içinde gereken özeni de göstermiyor. Orası, o dönemde yaşadığı şaşalı hayat içinde, fazlaca sıradan bir ayrıntı. Kendisine getirilen evrakları da okumadan imzalayıveriyor. Fakat 60 ihtilali ile tersine esen rüzgar ile genç kadının hayatı tepe taklak oluyor. Siyasi gücünü yitiren eşi, ani bir kalp krizi ile hayata gözlerini yumuyor. Hazıra dayanmayan dağ misali para pul sabun köpüğü gibi eriyip bitiyor. Geldi mi üst üste gelir misali, o dönemde yeni yeni genç kız olan biricik kızı da bir cahillik yapıp canına kıyıyor. Üst üste yaşadığı acılar yetmezmiş gibi, bir de yokluk ateşi düşünce Şerife Hanım’ın hanesine, haliyle aklına kardeşleri geliyor. Ama bir bakıyor ki; atı alan üsküdarı çoktan geçmiş. Güzeller güzeli Şerife Hanım hayatını merdiven temizleyerek devam ettirmek zorunda kalıyor. Çok uzun yaşamıyor zaten ama sefalet ve acı içinde son buluyor hayatı. Eğer ki; anlatılanlar doğru ise, çok ah ediyor kardeşlerine. Nitekim kardeşleri de mutlu hayatlar süremiyorlar bu apartmanda. Sadece kendileri mi, evlatları da mutluluk nedir bilmiyor. Aldatılmalar, iflaslar, hastalıklar hepsi onları buluyor.

Elden ele, mutsuzluk dağıtan karabatak misali konutlarımızdan kurtulmayı istiyorduk tabi ki, ama her geçen gün hanemize yazılan borçlarımızın büyümesiyle, sonumuzun Şerife Hanım gibi olmasından da korkmuyor değildik. İlk kurtuluş öyküsü Demetlerden geldi. İki sokak ilerde bir ev bulmuşlar. Zaten Demet hamileymiş. İlk kez Demet’i kocaman gülümserken gördüm. Nakliye aracı eşyalarını götürürken Neşe ile ağladık. Tahliye olan bir mahkumun arkasından bakar gibi umutsuzca baktığımızı hatırlıyorum. Birkaç ay sonra Teyfik Bey kaçtı. Kırık dökük eşyalarını, hatta aylardır kapının önünde yatan bozuk yıllanmış arabasını bile almadan. Borçlara saysınlar diye haber bırakmış. Zaten onun borç ödemek gibi bir kaygı taşıdığı da yoktu. Günden güne azalıyorduk. Bir umut ışığı da benim hayatımda belirdi ve o dönem için iyi bir fırsat yakaladım. Başka bir şehirde, üstelik bir miktar avans şansı ile. Hiçbir acının sonsuza kadar sürmeyeceğini hissettiğim nadir anlardan biriydi. Evimi toplarken, Neşe ve Dilara yardım etti. Gardiyan bu kez benim için sesleniyor, nakliye aracının tekeri benim için dönüyordu. Oradan ayrıldıktan sonra, birkaç kez telefonlaştık kalanlarla. Daha sonra numaralarını kaybettim. Onlarda başka bir hayata doğru yürüdüler mi, mutlular mı, tüm anlatılanlar gerçek miydi? Belki de, bunların hepsi Neşe’nin sarhoşken anlattığı masallardı ve benim herkesin benim kadar mutsuz olduğuna inanmaya ihtiyacım vardı. Neden olmasın.

Yorumlar

Umut Yarın için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir